| Ermeni Propagandası ve Ermeni Sineması |
| Pazartesi, 16 Ekim 2006 | |
|
Sayfa 1 toplam 10 ÖzetBu makale Ermeni propaganda faaliyetleri ve bu sistem içinde Ermeni sinemasının oynadığı rol üzerinde duruyor. Çalışma radikal Ermeni grupların sanat ve sinemayı siyasi bir araç olarak gördüklerini ve bundan Türk – Ermeni ilişkilerinin büyük zararlar gördüğünü savunuyor. Yazar, maddi ve siyasi teşviklerin Ermeni yönetmen, aktör ve aktrislerini siyasi filmler yapmaya yönelttiğini söylüyor. Beklenilebileceği üzere bu filmlerin büyük bir kısmı tek taraflı, karşı tarafın görüşlerini sorgulamaksızın bir ulusu toptan suçlayıcı, nitelikte “nefret filmleridir”. Bu bağlamda yazar bu tür filmlerin iki toplum arasındaki diyalog girişimlerini baltaladığını iddia etmektedir. Çalışma ayrıca söz konusu Ermeni propaganda ağının ardında yatan temel motivasyonun 1915 yılında yaşanan olaylardan çok diasporada yaşayan Ermenilerin “kimlik sorunu” olduğunu da öne sürmektedir. Buna göre Türkler ile yaşanan siyasi sorunlar diaspora Ermenilerini birarada tutmak ve onların Batı toplumu içinde asimile olmalarını engellemek için kullanılmaktadır. Makalenin en son tespiti ise bu yaklaşımın sinema perdesine yapıcı olmayan “siyasi filmler” olarak yansımasıdır. SummaryThis article focuses on the Armenian propaganda activities and the Armenian cinema’s role in this propaganda web. The study argues that the radical Armenian groups have used the art and cinema as a political tool and the Turkish – Armenian relations has been exposed to the bad effects of this approach. The author says that the financial and political encouragement lured the talented Armenian directors and actors / actress to make politically motivated films. As expected most of these films are one sided “hatred films” which blame a nation without questioning the other side’s arguments. In this framework the article concludes that such films undermine the dialogue attempts to solve the problems between the two peoples. The study further argues that the main motivation behind this “propaganda web” is not the problems occurred in 1915 but the “identity problem” of the diaspora Armenians. According to the author the political problems between the Turkish people and the Armenians have been used to unite the Armenians in diaspora and to halt assimilation of them in the Western societies. It is unfortunate for both nations, these efforts have reflected on the cinema curtain as non-constructive “political films”. GirişTürkiye’de her ne kadar “Türkiye karşıtı sinema” daha çok Geceyarısı Ekspresi ve birkaç sayılı filmle gündeme geliyorsa da bu konunun son 30 yılda büyük bir endüstriye dönüştüğü bir gerçektir. Türk kamuoyunun Ermeni iddiaları konusunda Ermenilerce yapılmış sadece birkaç film olduğunu düşünmesine karşın Ermeni iddialarını gündeme getiren belgeseller, televizyon programları ve filmler Batılı ülkelerde yaygın bir şekilde gösterilmektedir. Bu çalışmada “Ermeni propaganda ağı” içinde çok etkili bir araca dönüşen Ermeni sanatı ve sineması incelenecektir. Makalenin ilk bölümünde Ermeni propagandasının motivasyon kaynakları ve gücü irdelenmektedir. İkinci bölüm ise Ermeni propagandasında sanatın nasıl devreye girdiğini incelemektedir. İlk iki bölümde sağlanan tarihsel ve kavramsal çerçevenin ardından sinema ve diğer görsel sanatların rolüne geçilmektedir. Bu bağlamda üçüncü bölüm Ermeni sinemasını besleyen kurum ve kuruluşları ele almaktadır. Dördüncü bölüm ise şu ana kadar yapılmış olan siyasi içerikli Ermeni filmlerini tanıtmayı ve incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bölümde Türk kamuoyunun daha önce ismini dahi duymadığı bir çok film bulunmaktadır. Çalışmanın sınırları nedeniyle detaylı bir analize girilememişse de filmlerin listelenmesinin de önemli bir boşluğu dolduracağı düşünülmektedir. Son bölümde ise genel bir değerlendirme yapılmaktadır. Makaleye geçmeden önce bir nokta önemle hatırlatılmalıdır: Bu makale Ermeni propagandası ve sinema konusunu tüm yönleriyle anlatma iddiasında değildir. Konunun birçok yönü daha sonra gerçekleştirilmesi planlanan makalelere havale edilmiştir. Ayrıca bu çalışma genel olarak sinema sanatını ya da bir ulusu eleştirmek amacıyla kaleme alınmamıştır. Aksine sinemanın gerçek işlevini yerine getirmesi ve toplumlararası diyaloğa katkıda bulunması yazarın en büyük temennisidir. I. Ermeni Propaganda Ağı ve MotivasyonuErmeni sinema ve yayıncılık ağına geçmeden önce açıklığa kavuşturulması gereken ilk nokta neden Ermenilerin bu kadar yaygın bir şekilde ve büyük bir ekonomik kaynağı harcayarak Türkiye karşıtı filmler yaptığıdır. Şu ana kadar yapılan yorumlar Ermenilerin “Türklere karşı art niyetli oldukları” noktasında birleşmektedir. Oysa ki Ermenilerin gücü bu konudaki samimiyetlerinden, daha da ötesi inanmışlıklarından kaynaklanmaktadır. Türkler ile iletişimleri “sıfır” noktasında sayılabilecek olan Ermeni diasporası atalarının Türkler tarafından “katledildiği”ne öylesine çok inanmaktadırlar ki birçok Ermeni için bu konu tartışılamaz dahi. Ermeni ulusal kimliğinin yaşatılmasında neredeyse Hristiyanlık dini kadar büyük bir önem atfedilen “soykırım efsanesi” bir çok Ermeninin Ermeni olduğunun en önemli delilidir ve Ermenileri bir arada tutan belki de en önemli unsurdur. Üstelik Yunanistan örneğinin aksine Ermenilerin Türklere karşı ciddi bir başarı sağlayamamış olmaları, diğer bir deyişle “intikamlarını alamamış” olmaları “Türklere karşı olan kızgınlıklarını ve nefretlerini” arttırmıştır. Ermeniler, Türkler tarafından katledildiklerine saplantı derecesinde inanmakta, buna karşın Türklerin bu “suçları”nı neden kabul etmediklerini ise anlayamamaktadırlar. Hatta Ermeniler için asıl kızgınlık verici olan nokta budur, yani “inkar”. Onlara göre “eli kanlı Türkler” yaptıkları cinayetlere rağmen uluslararası toplumun saygın bir üyesi gibi ortada durmaktadır. Bu da atalarına en büyük saygısızlıktır. “Soykırım efsanesi” özellikle diaspora Ermenileri arasında öylesine güçlüdür ki Ermeniler, ABD’nin ya da Kanada’nın en ücra köşesinde açtıkları dükkanlarına “soykırım”ı hatırlatacak bir isim vermeyi tercih etmektedirler. Belki de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini hiç görmemiş olmalarına karşın bu bölgelerdeki şehir ve kasabaların Ermenilere ait olduğu fikrini yaşatabilmek için Ermeni olan hemen herşeye bu yerlerin ismini verirler. Örneğin Ararat (Ağrı Dağı) ismi Amerika ve Kanada’da en çok kullanılan mağaza ve ürün isimlerindendir. Birçok Ermeni inşaat şirketi, lokanta, okul ya da gıda şirketinin ismi Ararat’tır. Ermeniler arasında en çok tutulan reçellerin isminin “Ararat” olması da tesadüf olmasa gerektir. Bir çok işyeri de isim olarak Anadolu’daki kasabaları seçmiştir. Tüm bunlar Ermenilerin 1915 olayları ve Türkler hakkında ne kadar derin saplantılara sahip olduklarını ve nasıl bir inanmışlık içinde olduklarını göstermektedir. Diğer bir deyişle Ermenilerin sadece Türkleri zor duruma düşürmek ve inanmadıkları görüşleri sanki inanıyormuş gibi lanse ettikleri düşünülemez.[1]Zaten asıl güçleri de bu inanmışlıklarından gelmektedir. Türk tarafı kendi görüşünden emin bir görüntü bile çizemeyip, kendi içinde çıkan çatlak sesler ile uğraşırken karşısında varlık nedenini “Ermeni davası” olarak gören milyonlarca insan bulmaktadır. Bu ortamda böylesine derin duyguların sinema ve sanatın diğer alanlarına yansımayacağını düşünmek zordur. Diaspora Olmanın Olumsuz Etkileri ve Kimlik SorunuDikkate alınması gereken ikinci önemli unsur da Ermenilerin daha çok diaspora halinde yaşıyor olmalarıdır. Birkaç nesil ne Ermenistan’ı, ne de Osmanlı topraklarını görmeden yaşamış, içinde bulunduğu toplum ile kendisini özdeşleştirmiştir. Ararat filminin yönetmeni Atom Egoyan bunun en tipik örneğidir. Egoyan, Ermeniliği kadar Kanadalılığına da vurgu yapmakta ve kendisini o toplumun bir parçası saymaktadır. Bu da Ermenilerin propaganda ve sanatsal faaliyetlerde etkili olabilmelerini kolaylaştırmış ve açık toplumu kendi hedefleri doğrultusunda bilerek ya da bilmeyerek yönlendirmelerini kolaylaştırmıştır. Diaspora yaşamının Türkiye ve Ermeni sorunu bağlamında asıl olumsuz etkisi ise kimlik bunalımını aşmada ortaya çıkmaktadır. Dünyanın bir çok farklı coğrafya ve kültüründen Paris’in, Londra’nın ya da Los Angelese’ın belli mahallerine gelen Ermeniler için ortak denebilecek unsurlar aslında son derece sınırlıdır; Diller farklılaşmış, gelenekler değişmiştir. İçinden çıkılmış olunan farklı coğrafya, anlayış ve ekonomik yapılar kendilerine “Ermeni” diyen bu insanları aslında bir millet olmaktan çıkaracak kadar değişiktir. Çoğunlukla yeni gelinen ülkenin (ABD, Kanada, Fransa vb.) kültürü, dili vb. ilk gelinen coğrafyadan ve “Ermeni kültürü”nden çok daha “gelişmiştir”. Bu durumda asimilasyon, yani çoğunluk içinde erime kaçınılmazdır. Bu erime karşısında ilk kuşaklar belli bir direnç gösterseler de genç kuşakların dirençleri oldukça zayıftır. Örneğin Londra’daki gözlemlerimizi ele alacak olursak Ermeni gençleri büyüklerinin tüm uyarılarına rağmen, dini bir bayram olan Noel’i Ermenilerde adet olduğu üzere 6 Ocak’ta değil, İngilizlerde olduğu gibi 25 Aralık’ta kutlamaktadırlar.[2] Bu aslında anlaşılır bir durumdur. İngiliz kültürünün Ermeni kültürü üzerindeki “ezici üstünlüğü”ne ek olarak gençler yeni bir toplumda yaşamaktadırlar ve o toplumdan farklı olmak aynı zamanda o toplumdan dışlanmak anlamını da taşımaktadır. Bu süreç asimilasyonun tamamlandığı, yani diaspora toplumunun kendi ayırdedici özelliklerini kaybettiği ana kadar devam eder. Büyük çoğunluğu “anavatan”dan ayrı yaşayan Ermeni toplumu için bu durum büyük bir felaketin habercisidir. Çünkü Ermenistan dışındaki Ermenilerin diğer toplumlar içinde eriyip gitmeleri demek Ermeni ulusunun yok olması demektir. Ermenistan’daki “bir avuç” Ermeninin Ermeni ulusunun geleceği olamayacağı açıktır. Herşeyden önce Ermenistan fakir bir ülkedir, üstelik göç veren bir ülke olarak her geçen yıl nüfusu azalmaktadır. Ermenistan’ın Türk ve Müslüman ülkeler arasında sıkışmış olması da ayrı bir çıkmazdır. Bu tablo içinde Ermenilerin zenginlik ve güç kaynağı olarak görülen diaspora Ermenilerinin kimliklerini muhafazasının ne derece büyük önem taşıdığı aşikardır. Buna karşın, yukarıdaki sorunlara ek olarak bir milleti bir arada tutan unsurların Ermeniler açısından çok da güçlü olmadığı görülmektedir: Bilindiği üzere bir ulusu birarada tutan en önemli unsurlar ortak başarılar ve ortak acılardır. Ermeni tarihi incelendiğinde Ermenilerin çok büyük imparatorluklar kurup, siyaset ya da hukukta büyük başarılara imza attıkları söylenemez. Kısa bir dönem dışında diğer ulusların egemenlikleri altında bulunan Ermenilerin tıp, müzik gibi birçok alandaki başarıları yadsınamaz, ancak bu başarılar ulusal başarı olmaktan çok egemenlikleri altında bulundukları ülkelerin başarı hanesine geçmiş, Ermeni cemaati bu başarılarını ulusal kimliğinin ayrılmaz bir parçası yapamamıştır. Örneğin Osmanlı Devleti’nde çok sayıda Ermeni müzisyen olmasına karşın onların da ürettikleri, müzik “Türk müziği” olarak adlandırılmıştır. Yine ticari başarıları kişisel ve yerel düzeyde olmaktan kurtulamamıştır. Bu ortamda Ermenileri birarada tutacak en önemli unsur olarak geriye sadece “ortak acılar” kalmaktadır. Bu konuda ise 1915 olayları dışında elle tutulur ciddi bir vaka görülmemektedir. Son 1000 yıla yakın bir dönemde Ermeniler Türk idaresi altında görece rahat bir hayat yaşamışlardır. Daha çok imparatorluğun ticaret merkezlerinde ve iç bölgelerinde yerleşik olan Ermenilerin ciddi bir işgal görmedikleri söylenebilir. Doğu sınırındaki Ermeniler ise, Balkan Türkleri ve Yahudilerin aksine, Hristiyan olmaları nedeniyle Rus işgallerinden de çekinmemişlerdir. Özellikle 19. yüzyıl ve Osmanlı’nın son dönemlerinde ise Rumlar ve diğer bazı Hristiyan unsurlar ile işbirliğine giden Ermeniler, Batılı ülkelerden de ciddi yardımlar almışlardır. Bu dönemde ABD, İngiltere ve Fransa ile yapılan ticarette Ermeni ve Rumların ön plana çıkması bir tesadüf değildir. Hal böyle olunca Ermeni radikal grupların başlattığı Ermeni isyanları dışında elle tutulur bir “birleştirici anı”dan bahsetmek zordur. Detaylarına burada girilmeyecektir, ancak sol ve milliyetçi Ermeni isyancıların başlattığı olaylar yaklaşık 50 yıllık bir sürede 500.000 Müslümanın ve yaklaşık bir o kadar da Ermeninin hayatına mal olmuştur. Bu olayların doruğa ulaştığı dönem ise imparatorluğun savaş içinde olduğu ve aynı anda birçok cephede savaştığı 1915 yılıdır. Tehcirle, yani zorunlu iskan yasasıyla birleşen olaylarda her iki taraftan çok sayıda kişi ölmüştür. Türk kayıpları daha çok Ruslarla işbirliği yapan Ermeni çetecilerin saldırıları sonucunda gerçekleşirken, Ermeni kayıplarının önemli bir kısmı soğuk, hastalık ve ekonomik yetersizlikten kaynaklanmıştır. Zorlu kış şartları altında onbinlerce kişinin zorunlu bir göçe tabii tutulmasının ne kadar sağlıklı bir karar olduğu tartışılabilir. Ancak bu olayların “soykırım” olduğunu iddia etmenin iyi niyetle bağdaşmayacağı da ortadadır. Sayının her iki tarafta da yüksek olması ise dönemin şartlarıyla açıklanabilir. Sadece Sarıkamış’ta 100.000’e yakın tam teçhizatlı Türk askerinin soğuktan donarak şehit olduğu hatırlanacak olursa, benzeri teçhizatlardan yoksun sivillerin zorlu geçen havalardan ve yetersiz sağlık hizmetlerinden nasıl etkilenecekleri kolayca anlaşılabilir. Olayların gerçek boyutu ne olursa olsun, yaşan felaketi Ermeniler sadece kendi açılarından değerlendirdiler. Yolda çetelerin saldırısına uğrayanlar, açlık çekenler, hasta olanlar tüm bunlardan dolayı Türkleri suçladılar. Ermenilerin bugünkü nüfusları gözönünde tutulduğunda tehcirden sonra Ermenilerin çok büyük bir kısmının ulaşmaları gereken yerlere vardıkları ve buradan da çeşitli ülkelere dağılabildikleri görülmektedir.[3] Asıl noktamıza geri dönecek olur isek, büyük bir kimlik aşınması ile karşı karşıya olan Ermeni cemaati için birleştirici en önemli unsur olarak bu olaylar görülmektedir. Söz konusu olayları bir efsane haline getiren aşırı gruplar bu sayede birbirinden oldukça farklı milyonlarca kişiyi bir amaç doğrusunda ve geliştirdikleri ortak değerler ile yakınlaştırarak birarada tutmakta, böylece Ermeni ulusunun geleceğini de kendilerince güvence altına almaktadırlar. Bu konuda en büyük endişeyi duyan kurumlar olarak kilise ve siyasi partilerin başı çektikleri söylenebilir. Kilise ulusçu duyguları dini duygular ile besleyerek Ermenilere farklı bir ulus oldukları bilincini verme gayretindedir. Ermeni Kilisesi’nin dini törenlerinde dahi diğer kiliselerden ayrıldığı hatırlanacak olursa, şekilsel olarak benzer olmalarına karşın Ermeni Hıristiyanlar birçok konuda Batı toplumlarında diğer Hıristiyanlardan ayrıldıklarını düşünmektedirler. Ermeni Kilisesi’nin faaliyetlerinde en çok ön plana çıkan konunun “soykırım” (genocide) olması da savımızı kanıtlamaktadır. İlgili ya da ilgisiz birçok önemli gün ve toplantının ilk gündem maddesi 1915 olaylarıdır ve Ermeni Kilisesi eğitim kuruluşlarını da kullanarak dört - beş yaşından itibaren Ermenilere atalarının “Türkler tarafından nasıl katledildiklerini” anlatır. Bu “eğitim” sonucunda diğer konularda ne kadar farklı düşünürlerse düşünsünler Ermenilerin Türkler ve 1915 olayları konusundaki görüşleri bir anlamda değişmeyecek şekilde sabitlenmiş olur. Kilisenin dışında en önemli rolü aşırı siyasi gruplar üstlenir. Milliyetçi ve sol gruplar özellikle “soykırım” iddialarında uzlaşmaz bir tutum izlerler. Ne kadar aşırı görüşleri savunurlarsa o kadar taraftarlarını “tatmin ederler” ve o kadar da çok prim toplarlar. ABD, Kanada ve Fransa’da yüzlerce dernek ve kuruluşla ifadesini bulan bu aşırı grupların kiliseyle dirsek temasları da gözden kaçırılmamalıdır. Bu “ağ” ilk yıllarda (1920’ler ve 30’lar) oldukça zayıf idi. Kimlik bunalımını yeni kuşaklara göre çok daha az hisseden bu ilk nesillerdeki nefretin boyutu da sınırlıydı. Kimlik bunalımı arttıkça ve Ermeni diasporası ekonomik açılardan güçlendikçe söz konusu “ağ” da güçlendi ve içe dönük bir yapılanmayken, ikinci aşamada içinde bulunulan topluma, sonrasında da uluslararası topluma hitap eden bir “propaganda ağı”na dönüştü. Diğer bir deyişle, aşırı Ermeni gruplar önce kendi gençlerini “Ermeni soykırımı efsanesi”ne inandırdılar, ardından içinde yaşadıkları toplumu, en son olarak da tüm dünyayı buna inandırmanın yollarını aradılar ve bunu bir “misyon” hatta bir “varlık sebebi” olarak gördüler. |
|
| Son Yenileme ( Cuma, 03 Ağustos 2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|