| Şafak Vakti Rüzgârın Eşliğinde Mavi Yengeç Ağıtı |
| Salı, 25 Eylül 2007 | |
|
Sisten mintanını kuşluk vaktinin usul usul soyunuyor işte bahçeler; bin dilinde bin yarası varmış gibi, civanperçemi huysuz, huzursuz inildiyor; nazlı mavisi ketençiçeğinin, yıldızlardan daha suskun, daha uykusuz; ah, kırılan kabuğu suyun, ıslak yanı ıpıssız kalmış kıskaçlı boncuk; çınlatıp oysun diye kayalıklarda, rüzgâr bütün gece aralıksız yasını taşıdı kumsalın dalgalara; ah, parçalanan mercan sazı çakılın, sedef kını kırım kırım dağılmış yosun çakısı... Yakılmış bir orman iskeletinin küllerinden mi sızdı bilmem ki ansızın yüreğime bu sızı; nice rengin nice sesin o büyülü sürüsü şimdi kara bir is kuyusu; yamaçlara doğru yayılmış ekinleri terden ve ateşten tırpanıyla güneşin nasır nasır, soluksuz, biçen çiftçiler gibi rüzgâr biçiyor içimdeki acıyı... Ağaran tanın ilk ışıltısı kamaşan karnında ufkun tülden gülleriyle yanarak uzanıp öperken ıslak dudaklarından kıvır kıvır asmaların, ağzında, tadı can mayası bir nar parçalanır, kınından sıyrılmış bıçaklar gibi rüzgârın sulardan sıyırdığı dalgacıklara dökülür kıvılcımları... Işık zaten, dünyanın, güneşten kopalı beri kanatlanıp ardı sıra süzülen ve içinde ürediğimiz kıvılcım sürüleri değil mi, yanardağlar değil mi onların yuvaları... Ah, eşini ikizinden kıskanan sülün, dalların dudağında ayrım ayrım ördüğü üç yuvada sevdasını üç dişiye ayrımsız üleştiren minik ötleğen, çağlayanla seviştikçe çoğalan köpük, koynundaki incinin kurbanı midyeyi görüp öpüşünü dikeniyle sunan böğürtlen, gagasının kınasını kızılcıktan sağan sığırcık, göğün ipek gergefine, gümüş sırmalı tığ danteli işleyen çatal kırlangıç, lodosun yağmur, karayelin kar kokusunu her havanın haylazı koynunda yatıştıran duvağının sabırsızı akasya, çayır, bayır, şimdi nasıl üzgünsünüz kimbilir; çiğ azmış, çiğdem inler, sıçramaktan incinmiş bilekleri korkutulmuş tayların; yuvasına usul usul sokulan yılanın hışırtısını duymuş da otların fısıltısından daldan dala döner de döner sürmeli çalıkuşu, çaresiz, gücüne küskün, siner de siner; mahzun kuzu melemeleri çınlatır çimenleri... Kurşunların götürdüğü yavrusu geri gelmez bir ana kırılmış dalın gözenekleri gibi kurumuş çiçekleriyle yüzünde gözyaşlarının dalmış penceresinde uzakların düşüne aydınlığın sökmesini bekliyor, söküp düşmesini içindeki kanlı gölgeye; korktuğuna efelenen, sevdiğine kıvrım kıvrım mahzunlaşan karabaş'ı mahallenin şafaktan önce zehirlenmiş, yakalanmış titreyişlerin kamçısına kaldırımdan kaldırıma sürüklüyor kendini; biri buğday, biri zeytin tanesi, biri duman üç encik göç yolunda ağ kapana takılmış bıldırcın gibi bakınıp ürkek ürkek saklandıkları delikten kırık kırık sızıldanıyor, yalasalar dilleri gitmez, ısırsalar dişleri yetmez; çocukların düşlerinde biri meltem, biri imbat, biri lodos olsa da isimleri, sokaklar düşlere de sağır, çocuklara da; sanki sezmiş de, geceden beri, petek petek pürüzlü, tıkız, silisli koca bir taşın dönüp durduğunu içimdeki oyukta, paylaşmak ister gibi puslu değirmen uğultusunu bağırdan bağırdan dem çekiyor çatıdaki güvercin... Uyanmış olmanın bezginliğiyle, yaşıyor olmanın azgınlığıyla, sevdaya, dirence kızgınlığıyla birazdan caddeleri dolduracak insanlar; uslu-süslü gövdelerinin kuşsuz-düşsüz boşluklarına süngersi bir tutkuyla yılışıp izledikleri reklamlardan hırsızlama maskelerini asıp, birbirlerinden bir şeyleri gizlice kapışmanın yarışına girecekler; çalkalandıkça içlerinde doymazlığın safrası ağızlarını salyamsı bir köpük dolduracak, ihanet, nankörlük, sinsilik, yalan, döviz, kredi kartları, karşılıksız çekler, güve, sülük, kene ve benzerleri; ne, kendileri için çekilmiş acılar umurlarında ne de yağmurdan sonra yapraklarla dans ederken serçeler dallardan gökyüzüne balkıyan şöleni duyumsama yetileri var; dünün unutkanı, yarının algılama özürlüsü olarak, boyunlarında boyunduruk, böğürüp duracaklar bir gün daha... Kayalığın sevdalısı, sazlıkların, yosunun belalısı, haşarı mı haşarı kum tanesi iki çakmaktaşını göz edinmiş mavi yengeç ne kadar güzeldin oysa, çevik mi çevik, bıçkın mı bıçkın; sol yanından dalgaların çığıltısı, sağ yanından kuşların cıvıltısı çağırdığı için mi bir o yana bir bu yana, yanın yanın gezerdin; sedefi mermere kavuşturan şarkınla seher serinliğinde sulardan gelişini uzaktan işitirdi sakalar; kıskanıp ısırganotları çakıllardan sorardı gizini mercan kıskaçlarının; çıkıp geceleri kumsala, seyrine dalsan yıldızların ayışığı ıslak pırıltına yaslanıp okşardı ışıl ışıl yakut taçını; kamışların fosforlu kelebeği, bir yudum etini mi zümrüt içinde denizlerin gökyüzünden senin için süzdüğü menevişli cam mavisi rengini mi, kıymak için canına suçun saydılar; ah, kırılan sedef kabuğu suyun, gönül gürültüsü dağlanmış kıskaçlı boncuk; bağrında kendinden daha ağır bir bıçak yarasıyla ateşe yatırdıklarında, kimbilir nasıl arandı yosunlara gizlediğin kovuğunu kehribar bakışların... Çiçektozları ve çimenlerin ıslak teniyle içlenip rüzgâr yanık yanık inledi kamıştan kavalında suyun, çırılçıplak yasına sindi sazlıklarda kırılıp dalgacıklar; kanadında taşıdığı kıvılcımdan utanıp, üzgün, yaprakların altında söndü ateşböceği; ötüşleri daha da acılansın diyerek gözleri acımasızca asitlenmiş bülbüller kavlanmış tahıldan alıp is kokusunu, küskün, çırpındı kafeslerinde; daha onyedisinde körpecik bir gencin, şişlerle sorgulandığı zifiri mahzenlerde demirden ve taştan sızan kan pıhtısını ağılı diliyle yalanırken karanlık, utandı portakal çiçeğinden nektarla kalkan arı; utancından, bin yüreği bin yara olup kanadı narın; koruklar, zerdaliler kekreyen nazlarını çekirdeğin acısına çağırdılar yeniden; erken döktü yemişini çitlenbik, utanıp asırlar tutan hayatından; genç kızların çeyizlik kavakları, ürpertiyle ağırladı rüzgârı; mavimsi pırıltısından kara inci bağrının, utanıp, sustu iskete; ıhlamur çiçeğine yasladı kanadını gözyaşını içer gibi kelebek; diş dudağa sığındı sızılaşıp, dil yutkunuşa; almak için deniz, kendinden çalınanın öcünü, kırığını kuşandı derin koynundaki mermerin; kanla kazılmaktan toprak da sızım sızım sızladı kan tozumaktan rüzgâr da... Kaç kuzulu maral, kaç, avcı geldi avcılar elinde kaç kuzu kaldı; dalıp da çayırlarda yumakların, yulafların bir yudumcuk tadına duymazsan pusucunun izin izin ezdiği filizin inleyişini seni avlarlar, daha melemeden körpe yükünü, küle katıp yaralara çıralara bağlarlar; geceleyin karadutun tülünü bürün, görünmesin gözlerin, gündüzleyin yıldızlar gibi güneşi örtün, mazı dalı tazıların hızını işlesin bileklerine, meşelerin gölgesinde eriş düşüne; ışığını aydan alan yasemin kardan alan kardelen nardan alan gelincik korusun sevincini, çayırların ırağına, koruların yüreğine kaç kuzulu maral, kaç, seni avlarlar... Yakılmış bir orman iskeletinin küllerinden mi sızdı bilmem ki sabah sabah yüreğime bu sızı, ah, o badem kokulu rüzgârı çocukluk günlerimizin birden, nasıl da islenip puslandı böyle... Ho Amca, Ho Amca, yetiş kurtar bizi bu zulümden! Nihat Behram |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|