Türkçe Bilgi

Cuma 29-Ağustos-2008 22:55:45
(Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.)
Bulunduğunuz Sayfa: Anasayfa arrow Kitap Özetleri arrow M arrow Osmanlı'da Ve İranda Mezhep Ve Devlet
Osmanlı'da Ve İranda Mezhep Ve Devlet
Çarşamba, 14 Şubat 2007

KİTABIN ADI : Osmanlı'da Ve İranda Mezhep Ve Devlet
KİTABIN YAZARI : Taha AKYOL
BASIM TARİHİ : MAYIS 1999

KİTABIN ÖZETİ :

Osmanlıda ve İran'da Devlet ve Mezhep adlı kitapta 246 sayfada Bektaşilik ve Osmanlı Şemsiyesi; Türkmenlikten Devlete; Osmanlı'da İsyanlar ve Mezhep; Şah İsmail ve Yavuz Selim; Dönüm Noktası: Çaldıran; Osmanlıda ve İranda Devlet; Halk İslamından Fıkıh İslamına Mezhepler ve Medreseler; Din, Hukuk ve Devlet; Devlet ve Ulema; Bürokrasi Ulema ve Medenişleşme; Osmanlı Medenileşmesi ve İran Devrimi; Göçebelikten Brokratik Modernizme; Tarihten Geleceğe; konu başlıkları ile neden Anadolu'da Osmanlı Devleti, İran'da Safari Devleti Türkmen geleneklerinin ağır bastığı halk islamına dayalı olarak kurulduğu; neden Medrese ve Şeriata değil, Sufi Dervişleri, evliyalara keramet sahibi babalara dayalı coşkulu bir islam olduğu; neden her iki ülkede de devlet kurumlaştıkça halk islamından ulema islamına geçildiği; neden her iki sünni şeriat ve sünni devlet hukuku, İranda Şii Şeriatı ve Şii ulema hukukunun egemen olduğu; neden Heteredoks Türkmenlerinin iki tarafta da kurdukları devletten dışlandıklarını ve neden sünni osmanlı şeriatından Laik Cumhuriyet, Şii İran Şeriatından Teokrtik Cumhuriyet çıktığı soruları sosyolojik açıdan çevaplandırmaya çalışılıyor.

Milli devletlerin oluşumunda yeni devlete temel oluşturacak “millet” tarihleri yazılmıştır.

Tarihçiliğin bugünkü aşamasında artık “uzun dönemli” sosyolojik süreçleri ve süreçlerin iç ilişkilerini dikkate alan bir tarihçilik geçerlidir.

Tarihte yeni araştırmalar ve yeni bulgular olduğu gibi, yeni bakış açıları ve yeni yorumlar da ufkumuzu genişletir. Tarih kesin, donmuş, sabitlenmiş bir “hakikat” değildir; sürekli boyutlar ve anlamları bulunmaktadır. Bu nisbi “muğlaklık” zihnimiz için bir kazançtır: İçinde yaşamakta olduğumuz süreçlerin de karmaşık ve muğlak olduğunu anlamamıza yardım eder, günümüzün süreçleri ve tartışmaları hakkında kesin, donmuş, sabit düşünceli olmaktan kurtuluruz.

Yakın zamana kadar tarihteki dini hareketler “ortadoksi” ve “heterodoksi” diye iki başlık altında incelenmiştir. “Doksi” (doxy), Latince “görüş, doktrin, inanış” anlamına geliyor.

“Ortadoksi” ile kasdedilen, bir camiadaki ana akımdır, büyük çoğunluğun doğru kabul ettiği, kuralları, kurumları, kitabiyatı belirlenmiş, işlenmiş akımlardır ki Sünnilik böyledir.

“Ortadoks iktisadi” denildiği zaman da iktisat ilminde iktisatçıların çoğunluğunca doğru kabul edilmiş, iktisadın ‘klasik’ kurallarına bağlı görüşler kasdedilmiş olur.

“Heterodoks” ise “kabul edilmiş ve kurumlaşmış doktrin ve görüşlerle uyum halinde olmayan” anlamına gelir.

Mezhep savaşları ve baskıları; bir mezhebin ‘iyi’, ötekinin ‘kötü’ olmasından değil, sosyolojik ve özellikle siyasi şartlardan kaynaklanır. Anadolu Alevilerine yapılan zulümden bir mezhep olarak Sünniliği sorumlu tutmak, ‘tarih dışı’ bir ön yargı olur. Çünkü, mezheplerin siyasi tavırları, felsefi ilkelerinden çok, siyasi ve sosyoljik konumlarıyla ilgilidir.

Osmanlı tarihinde özellikle 16. Yüzyılda yaşanan ayaklanmaların ve şiddetli bastırmaların sebebinin, mezhep çatışmaları olup olmadığı ortaya çıkarılmalıdır.

İlk tespit etmemiz gereken gerçek, göçebe veya yarı göçebe geleneklerini sürdüren Türkmen hayat tarzının merkezileşen Osmanlı siyasi sistemiyle uyuşmamasıydı.

Kurulu düzende kendini ezilmiş, garip, miskin, mağdur hisseden kitleler; eşitlikçi özlemlerle İslam dünyasında “Mehdici” (mesiyanik), Batı’da “millenarian” hareketler yaratmıştır.

Sosyal ve ekonomik şartlara ve o çağların “hiyerarşik” toplumlarındaki konumlara bakmadan meseleyi sırf mezhep ve inanç farkına indirgemek son derece yanlıştır. Osmanlı’daki mezhep, tarikat farkı şeklinde dışa vuran rahatsızlıklar ve isyanlar kurumlaşan, merkezileşen ‘kurulu düzen’e karşı ‘kenar’ın tepkilerinin dışa vurumudur.

Konunun ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerini görmeyip meseleyi mezhep kavgası diye basite indirgemek de, Kemalist Türkçüler gibi “kozmopolit, ümmetçi Osmanlı’nın Türkleri ezmesi” diye ırkçı komplo teorileri icad etmek de yanlıştır.

Her tarihi olaya kendi devrinin şartları açısından bakmak gerekir.

O zamanlarda Anadolu’daki göçebe veya yarı göçebe Türkmen hayat tarzı (Sünni olsa bile) serbest, başına buyruk, merkezi otoriteden hoşlanmayan, gerektiğinde “ferman padişahın, dağlar bizimdir.” diyen bir hayat tarzıdır. Dini inanışları da (Sünni olsalar bile) ‘akaid’, ‘kelam’ ve ‘fıkh’ın ince kurallarına değil, içten gelen pek yoğun duygulara, mistik (sufi) coşkulara eğilimlidir. Bunun büyük bir kültürel zenginlik kaynağı olduğu da muhakkaktır.

Devlet ve kentler ise, kayıt ve kuralların, hiyerarşinin, ‘teşkilat ve teşrifat’ın, vergi ve maliyenin ifadesidir.

Osmanlı devleti de ünlü “iskan siyaseti” ile göçerleri Anadolu ve Balkanlar’a dağıtarak yerleşikliğe geçirmek için çok kararlı davranmıştır. Bunun için tabii ‘merkezi’ ve ‘nizami’ ordunun ve bürokrasinin gücünü kullanmıştır.

Osmanlı devletinin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar ki yaklaşık 1.5 asırlık ‘kuruluş dönemi’nde 11 tane vezir ve vezirazam görev yapmıştır. Bunların hepsi Türk, Türkmen’dir. Danışment bu döneme “ Türk vezirler dönemi” diyor.

Safevi devletinin kuruluşu esnasında, Anadolu Türk unsurunun dini anlayışının hakim bulunduğu muhakkaktır. Fakat aşiret isyanlarını ortadan kaldırmak gereği ile merkezi ve ‘nizami’ bir ordu kurmak mecburiyeti, Türkmen aşiretlerinin askeri gücünü kırmıştır.

Osmanlı ile İran arasındaki üç temel farka dikkat çekmek gerekir:

1. İran daha göçebe ve aşiretseldir. Osmanlı’da ise göçebelik epey gerilemiştir.

2. Osmanlı’da merkezileşme ve kurumlaşma, yani ‘devlet’ daha güçlüdür, İran’da zayıftır.

3. Osmanlı baştan beri uluslararası ticarete açıktır, Avrupa ile derin ve yakın ticari ilişkiler içindedir. İran ise nisbeten kapalıdır.

Mezhep ve Devlet alanında İran’la Türkiye arasındaki farklılıkta özet olarak üç faktör belirleyici olmuştur.

1) Siyasi Otorite : Meselenin temelindeki Şii’liğin siyasi otoriteyi gayri meşru görme şeklindeki kuvvetli eğilimi vardır.

Osmanlıda ise Sünnilikteki “ülü-emre itaat” ilkesi siyasi otoritesinin üstünlüğü yönünde güçlü bir kültür oluşturmuştur.

Osmanlı’da halife - padişahlar modernist reformlarla medreseyi ve ulemayı zayıflatarak ‘ kenera iterken, ulemanın ciddi bir direnci görülmemiştir.

Humeyniye göre de siyasi otorite “fakihlere (ulemaya) ait liderliği gasp eden gayri meşru otorite”dir. Çünkü egemenlik İmam’ındır. İmam’ı da ulema temsil eder.

İran devriminin temelinde bu anlayış vardır.

Osmanlı’da ise sünniliğin “ülül-emre itaat” anlayışına dayalı son derece otoriter bir siyasi kültür gelişmiştir; devlet tartışılmaz, hatta eleştirilmez üstün otoritedir.

2) Ulema Otoritesi : Sünni Osmanlı’da ulema devlet emrindedir, devlet memurudur. İran-Şii kültüründe ise, “ulemaya itaatsizlik, Allah’a itaatsizliktir.”

‘İmam’ın hükmünü kabul etmemek, Allah’ın hükmünü kabul etmemektir.

3) Halkın Siyasi Kültürü : İran’da dini-siyasi kültür olarak meşru sayılmayan siyasi otoriteye karşı ulemanın liderliğinde gerçekleşen halk ayaklanmasını temel sebebi, Şah diktatörlüğüne karşı halkın mistik olarak bağlandığı ulemayı tercih etmesidir.

Türkiye’de ise siyasi kültür, 1950’de demokrasiye geçmemiz sayesinde hayli çeşitlenmiş, eski ve bürokratik nitelikli din-laiklik ikilemi hala aşılamamışsa da, genelde liberal, sosyal demokrat, muhafazakar, sosyalist siyasi kültürler oluşmuştur. Bunun yanında, dini-siyasi kültürümüzün temelinde de “ülül-emre itaat” geleneği bulunmaktadır. Bizde “irticai kalkışma” kavramı sosyolojik temelden yoksun bir paronayadır.

 
< Önceki   Sonraki >

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet