| Pazartesi 06-Ekim-2008 16:58:45 | (Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes Ve Kuran-ı Kerim |
| Pazartesi, 26 Mart 2007 | ||||
Sayfa 2 toplam 2 Sonuç olarak mitolojik inanç ve tezahürler, yadırganmayacak bir realitedir. İşte mitoloji, doğa içindeki insanın, olağan akışının bozulduğu yerlerde, onlarda, kendi yerleri ile evrenin yerini ve manasını tesbit etme çabası olarak karşımıza çıkar... İnsanı varoluşu bir çerçeveye oturtabilmek için, gerek sembolleştirme, gerekse tahayyüller yoluyla, insanın geçmiş ve geleceğini anlama endişesinin bir ifadesidir bu... Gerçek inançtan uzak olmaya da onun bozulması nedeniyle, özellikle inanç ve bağlanma konusunda, uluhiyet sahasına uygun düşmeyen yorum ve açıklamalara kadar gitmiştir. Kapsadığı olumlu taraflar ile kendilerine bağlananların ihtiyacını karşılamış olmalarına rağmen, gerçek inancın yozlaşmış bir boyutu olmasının göstergesi olarak, ihtiva ettiği zaman, tarih ve eylem prensipleri olumsuz karakterde olup durağan; gelişme ve ilerlemeye kapalı, açık bir medeniyet olması imkansız bir oluşuma imkan verebilir. Evrensel bir boyuta ulaşamayıp lokalize kalmış olmalarının sebebi de budur. Bilimsel düşünce açısından bakıldığındaysa, olguların gerçek nedenlerini, yasaları bulup belirleme biçimindeki bilimsel çabalara bir öncülük ettiği, en azından onları dışlamadığı söylenebilir. İKİNCİ BÖLÜM Mitoloji ve Hıristiyanlık Yüzyıllardan beri olduğu gibi hristiyanlık dünyası, büyük bir kısmıyla halen, kendi kutsal kitaplarının, Tanrı'nın sözü ve hakikatin bir ifadesi olduğu hususunda, şüphe taşımaz görünmektedir. Hıristiyanlığın doğuş ve gelişme devrinde dış tesirlere maruz kalması, her din için olduğu gibi, tabii karşılanmalıdır. Çünkü Hristiyanlıkta da, ta ilk gününden itibaren, özellikle Yahudilik, Gnostizm (İrfaniyye) ve paganizm gibi dış tesirlere muhatap olmuştur. Zira, peygamber İsa'nın mesajının değiştirilmesi ve adapte edilmesi, sadece Yahudi olmayanların dini kabul etmesini sağlamayacak, ama aynı zamanda yönetimdekilerin baskılarını azaltmalarına da vesile olacaktır. Hıristiyanlık, dıştan gelen bu tür zorlamalara tepki göstermek, onları kendi aydınlığında eritmek yerine, harici şartların ve taleplerin tesiriyle içerik ve biçimde bazı değişikliklere yönelmiş: 'Ruhban sınıf' tarafından zaten bilinçli olarak tahrif edilirken, bir de yabancı unsurlarla karışmıştır. Yürütülmüş mücadelelere rağmen kökü kurutulamayan 'payenüştüreler' ve dinsel figürlerin hakim düzenle uzlaşma arzusunun bir göstergesi olarak, Hristiyanlaştırılması yoluna gidilmiş, bu yolla, puta tapıcı bir kültürün mitolojisinin canavarları öldüren çok sayıdaki kahramanı ya da ilahları, Aziz Georges; fırtına ilahları Azize Elie ve sayısı bir hayli kabarık olan bereket tanrıları da, Bakire Meryem veya azizeler kültürüne dönüşmüştür. Grek kültür ortamı, İnciller üzerindeki en büyük tesirini, İbranice yazılmış olan ilk İncil metinlerinin Grekçeye çevrilmesiyle icra etmiştir. Çünkü Yunanlıların yapmış oldukları felsefe, Hz. İsa'nın öğretisini bu dilde tamamıyla ifade edemezdi. Bazı şeylerin yeniden yazılması gerekiyordu. İbranice İncil Grekçeye tercüme edilmeye başlandığında, bu tahditler sürekli yapıldı ve İbranice'deki bütün İnciller tahrip edilmiş ve herşey bitmişti. Hristiyanlık, azizleri tanzim etmeyi kabul ettiğinden, çevrede hüküm süren efsane ve hurafeleri, kendi yararına göre adapte edip benimsemiştir. Örneğin, Hristiyanlık, kendisinin tazim ettiği kendi şahsiyetlerinin heykellerini köylülerin alıştığı mahalli küçük tanrısal şahısların yerine ikame ediyor, bu dini yaymayı kolaylaştırıyordu. Bu yamama tavrını, Roma İmparatorluğu-Hristiyanlık ilişkilerinde de görüyoruz. İşte bu yeni dinin siyasi otorite ile bütünleşmesinin bir sonucu olarak da, M.S. sonra 325'te toplanan İznik konsülü, sapkın saydıkları Ariasçuların katılmadığı şu karara varmıştır: Roma Güneş Tanrısının tapınımı İmparatorluğun bütününde çok yaygın olduğu için ve İmparator dünyada "Güneş Tanrısı"nın görünümü olarak addedildiğine göre, Paolcu Kilise, "Roma Güneş Gününü" Hıristiyan "Sabbati", Yani istirahat ve ibadet günü olarak ilan eder. Neticede, Hıristiyanlık girdiği her coğrafyada bir şeyler alarak kendi özünü koza gibi örmüştür. Tefrik edilmesi ve tevhid akidesi ile uzlaştırılması güç olan 'üstureler içinde kalakalmıştır. Peygamber İsa'nın da erkenden aralarında ayrılması, tesirlere açık oluş kolaylaştırmış, böylece de genelde şirk, özelde ise Yunan-Roma kültür unsurları ağırlıklarını fazlasıyla hissettirmiştir. Öte yandan İznik konseyi sonucunda da ortaya 4 tane İncil çıkmıştır. (Markos, Matta, Luka, Yuhanna) Bundan ötürü gerek iç, gerekse dış dokusundaki gedikler sebebiyle, eldeki İnciller hakkında değişik hükümler verilmiştir. Bu cümleden olmak üzere, İncillerdeki farklı ahlaki kavramları değerlendiren Albert Bayet bunları genellikle inanıldığının aksine, Hristiyanlığın tek bir kaynağı olmadığını ispat eden farklı düşüncelerin bir yansıması olarak açıklamıştır. Hristiyanlığın aldığı en büyük dönemeçlerden birisi, daha önce muhalifi olduğu siyasi otorite ile uzlaşması, koğuşturulup sapkınlık olarak ilan edilirken, hükmetme ve yargılama mevkiine çıkmasıdır. Kısaca, değiştirmek üzere geldiği statüko ile uzlaşma... Bu uzlaşmanın, şüphesiz ki siyasi neticeleri yanında, özellikle akideyi alakadar eden önemli sonuçlar olmuştur. Bir bakıma, Hristiyanlık sekülarize edilirken, resmi bir görünüm kazanmış, arkasına aldığı güvence ve desteğe mukabil ise bedelci bir yolla politeist Roma'nın kimi dinsel mitolojilerini korumuştur. Pek çok sayıdaki İncil'in ortalıkta dolaşmasının meydana getirdiği başıboşluk ve anarşiyi sona erdirmek üzere ise çok önemli teolojik tartışmalara da sahne olan ve bugünkü Hristiyanlığın temellerini siyasi-yapısal bir hüviyete kavuşturan İznik konsolü (MS 325), pek çok sayıdaki İncil'i 4'e indirmiştir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Mitolojik Düşünce Karşısında Kur'an Mitolojik ve beşeri etkiler karşısında Kur'an metninin kendine haslığını ve saffetliğini, katıksız ilahiliğini ortaya koymak için, Onun gerek tarihi seyri ve bize ulaşması, gerekse içeriğindeki delaletler ve ifadeler açısından tahlil edilmesi zorunludur. Kur'an'ın Derlenmesi: Miladi 610 tarihinde, Hz. Muhammed (sav)'e ilk vahiy geldiğinde O, insanlığı kurtuluşa çağıran, karanlık dünyada yolları aydınlatan bir ziya ve nur mesabesinde idi. Bu görev için seçilerek ilahi bir terbiyeden geçmiş ve nihayet, kemal döneminde görevlerin en yücesi ile vazifelendirilmişti. Resulullah, görevinde son derece titizdi. Vahyi telakki ederken ve de sonraki davranışları bunu ortaya koyar. Mesela O, vahiy hali vuku bulduğunda, bildirileni çabuk ezberleyip kalbine yerleştirmek için dilini hareket ettiriyor. (Kıyamet, 16) Gelen vahiyleri özel katiplerine kaydettiriyor, buna mukabil Kur'an ile karışmasın diye kendi sözlerinin kaydedilmemesini ashabından istiyordu. Her Ramazan ayında nazil olan vahiy pasajlarını (Kur'an'ı Kerim'i) baştan sona Cebrail'e arzediyordu. Karışıklığı önlemek için de gelen vahyin nereye konulacağını belirtiyordu. Resulullah hayatta olduğu müddetçe vahyin tamamlanmış olması söz konusu olamazdı. Şayet bu zaman bitmeden derleme işine başlansaydı, karışıklıklar çıkabilirdi. Zira tertip edilmesi halinde, araya girebilecek yeni ayetler bu tertibi değiştirebilirdi. Bundan dolayı Peygamber (as) vefatından sonra sahabe, harpte ve seferde iken yazılı Kur'an sahifelerini yanlarında bulundurmaktan men edilmişlerdi. Sahifelerin düşman eline geçmesinden korkuluyor ve bu husustaki Peygamber emrine uyuluyordu. Fakat Hz. Ebubekir zamanında Yemame savaşında birçok 'Kurra'nın şehid düşmesi derleme için bir sebep oldu. Burada hemen şunu belirtelim ki: Kur'an'ın tam muhafaza edilebilmesi için "Kitabet" yeterli değildi. Onu, bizzat nazil olduğu gibi duyan, Resule arz eden ve öylece hafızalarında saklayan kimselere de büyük ihtiyaç vardı. İşte bu yüzden Kur'an'ın toplanması (cem edilmesi), tamamen tarihin gözleri önünde cereyan etmiş olup, gerek Zeyd İbni Samit'in düzenleyiciliğinde bütün sahabe tarafından yürütülmesi, gerekse çok dakik ve sağlam tedbirler alınmış olması cihetiyle son derece mükemmel bir faaliyettir. böylece Kur'an parçaları kendisine zaten ima ve işarette bulunulan derlenmiş bir kitap, 'mushaf' haline getirilmiştir. Kur'an tarihi bakımından bir diğer mühim olay da Kur'an'ın çoğaltılmasıdır. Yedi harf ruhsatına dayanarak ümmet arasında yaygın olan farklı okuyuş şekilleri, ümmetin vahdetini tehdit eder hale gelince, birliği devam ettirmek amacına yönelik olarak Hz. Osman, Zeyd İbn Sabit'in başkanlığındaki bir heyete, Hz. Ebubekir nüshasının çoğaltılması görevini vermiş, sayısı 4-7 arasında olan nüshalar, gönderildikleri bölge halkının sahih kıraatine elverişli bir biçimde, değişik beldelere gönderilmiştir. Bu anlamda bu nüshalar Peygamber (as)'in Cebrail (as)'a okumuş olduğu son "arz-i ahir'ede" kesinlik kazanmış olan okuyuş şekillerinin resmileşmesini oluşturmuştur. Sonuç olarak gerek tarihi bakımından intikali, gerekse muhtevası bakımından o tüm inançlar üzerinde bir şahit ve ilahi son kaynak merci olarak görülmektedir. Sonuç olarak Kur'an vahyinin inmesinden peygamber dahil hiç bir kimsenin müdahalesinin söz konusu olmadığını aşağıdaki ayet bize bildirmektedir: "Eğer o Peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeğe kalkışsaydı muhakkak ki biz onu kuvvetle yakalar (ve ondan intikam alırdık). Sonra da muhakkak ki, onun kalb damarını keserdik. O zaman sizden hiç kimse O'nu koruyamaz
Favorilerim Arasında Ekle
Bookmark
Email
Yorumlar (0)
![]() |
||||
| Son Yenileme ( Perşembe, 29 Mart 2007 ) | ||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|