KİTABIN ADI Küçük Asya Seyahatnamesi KİTABIN YAZARI Yzb.Frederıc BURNABY / Çeviren : Meral GASPİRALI YAYINEVİ VE ADRESİ Sabah Kitapçılık / İSTANBUL BASIM TARİHİ Haziran 1998
KİTABIN ÖZETİ :
1. SUNUŞ BÖLÜM ÖZETİ
1876 yılının İngiltere’sinde yaşayan İngiliz Yüzbaşısı Frederic, ülkesinde sözü edilen Türkiye’nin ve Türk hükümetinin gerçekte anlatılanlar gibi olup olmadığını merak etmektedir. O sıralarda Türk hükümeti, İngiltere’den aldığı borçların faizini dahi ödeyemeyecek duruma gelmiştir. İngilizler Türklere karşı nefret ve öfke duymaktadırlar. İngiliz centilmenlerinin, bütün gazetelerin ve dolayısıyla halkının ağzında dolaşan, Türklerin kötü, cani, tembel ve Müslüman olmayanları kazığa oturtacak derecede korkunç insanlar olduğu söylentilerini duymuştu. Gerçekte Türk nasıldı? Bu kargaşa içerisinde gerçeği anlamak zordu. Yazar, bu merakını gidermek için Küçük Asya’ya bir gezi yapmaya karar verir. Türk Büyükelçisine mektup yazarak İstanbul’daki yetkililerin küçük Asya’da yapacağı geziye itirazları olup olmayacağını sorar. İzin alıp yola çıkmaya karar verdikten sonra, Küçük Asya ile ilgili yazılmış bütün kitapları okuyarak bilgi edinmeye başlar. Kitaplardan havanın sert ve dondurucu soğuk olduğunu öğrenir. Sonra yolculuğu için yanına biraz ilaç, bir İngiliz uşak ve bir tüfek ile silah alır. Görevini aksatmamak için izinli bulunduğu dönemde 1876 yılının sonbahar aylarında trenle Marsilya’ya, oradan da vapurla İstanbul’a giderek Küçük Asya’da yapacağı yolculuğa başlar.
İstanbul’da daha ilk günlerinde İngiltere’de okuduklarının ve dinlediklerinin yanlış olduğunu gösteren olaylarla karşılaşır. Burada görüştüğü bir arkadaşı ona İstanbul’da basın özgürlüğü olduğunu söyler, oysa İngiltere’de söylenen ve yazılanlar böyle değildir.
Gittiği yerlerde sıradan köylü halkla daha iyi anlaşabilmek için yanına bir Türk uşak almaya karar verir. Osman adındaki Türk uşağı ve İngiliz uşağı Radford ile birlikte, temin ettikleri yük ve binek atlarını yanına alarak yola çıktığında ilk durakları Maltepe köyü olur. Maltepe’den İzmit’e geçer. İzmit’te bir Rum’un evinde kalırlar ve kendilerini görmeye gelen Hıristiyan ve Müslüman halk ile bu evde görüşme fırsatı bulurlar. Yüzbaşı, buradaki halkın birbiriyle çok iyi geçindiğine de tanık olur. İzmit halkı İngiltere’nin Türkler hakkında kötü düşüncelere sahip olduğunu bildiklerini söylemesi üzerine Yüzbaşı bunun nedeninin alınan ve ödenmeyen borçlar olduğunu halka anlatır. Durumu incelediğinde, ödenmeyen borçların sebebinin, Rusya’nın Türkleri savaşla tehdit etmesi sonucu devletin asker toplamak zorunda kalması ve mali sıkıntıya düşmesi olduğunu anlar. Sohbetleri esnasında orada yaşayan Hristiyan, Ermeni, Rum ve Müslüman halkın eşit haklara sahip olduğunu ve birlikte barış içinde yaşadıklarını görür.
Mudurnu, Geyve ve Sakarya’nın kıyısından yollarına devam eden grup, yolda sık sık askeri birliklerle karşılaşır. Halkın sürekli Ruslar’la yapılacak olası bir savaşa hazırlandığı ve tüm halkın yapılacak savaş için aşırı istekli olduğunu tesbit eder. Ankara yolu üzerinde karşılaştığı Çerkezler de Türk’e sığınmıştır. Çünkü Ruslar hamile kadınları, yaşlıları ve çocukları acımasızca öldürmüşler ve onlar da güvende olduklarını düşündükleri Türkiye’ye kaçmışlardır.
Nallıhan Köyünde halkın kaderciliğini, devletine ve dinine olan bağlılığını görür, İngiltere’de okudukları arasında yalnızca Türklerin tembelliği ve temizliğe önem vermedikleri ile ilgili yazılanların doğru olduğunu düşünür. Babadan oğula geçen ve özel sayılan pireli yorganlar görmüştür. Aslında bu bir yerde Türklerin geleneklerine bağlılıklarının göstermektedir.
Bu arada İngiliz uşağı, Türk uşak Osman’ın kendilerini aldattığından ve hırsızlık yaptığından şüphelenmeye başlar.
Ankara’da da diğer yerlerde olduğu gibi büyük bir ilgi ile karşılanırlar. En fakir evlerin bile en önemli misafiri olurlar ve büyük bir hizmet ve saygı görürler. Ermenilerin hırsızlık yaptığı zannıyla Türklerin onları misafir olarak evlerine kabul etmekte çekingen davrandıklarını ve Ermenilerin Türklere göre temizliğe daha da az önem verdiklerini görür.
Yönetimde iyi işler yapacak insanların görevlerinin sık sık değiştiğini gören Yüzbaşı bunun bir ülkenin çöküşünü hazırlayan bir sebep olabileceğini düşünür. Ruslar tarafından gönderilen kişiler de Türkleri içten çökertmeyi düşünmektedir. Bunu bilen Türkler yavaş yavaş zehirlenmektense düşmanla birden karşılaşmayı yeğlemektedir.
Her gittiği şehirdeki Ermeniler bir başka şehirde Ermenilere çok kötü davranıldığını söylerler. Fakat bunu ne söylenenler görür, ne de yüzbaşı gittiği şehirlerde böyle bir olaya şahit olur. Ermeniler herkesi buna inandırmak istemektedirler. Rusya’da bulunan Müslüman ve Çerkezlerin de Rusya’dan ayrılmak istediğinde öldürüldüklerini halktan duyar.
Yolda yoksul halka, hatta açlıktan ölenlere rastlar, tanıştığı insanlardan edindiği izlenim ile Türklerin cahil olduğu kanısına varır. Misafir olduğu Türk evlerinde evin hanımı ve kız çocuklarıyla tanıştırılmaz ve bu şekilde Türk halkının gelişemeyeceğini ve bir yere gelinemeyeceğini söyler. Öte yandan Müslümanların dinine bağlı oluşlarından ve sürekli ibadet etmelerinden çok etkilenmiştir.
Çaresiz halk bu özel insandan medet umar. Kimi İstanbul’da maaşına zam yapılması için görüşmesini, kimi görev değişikliğini, kimi de hastalığına derman olmasını ondan ister.
Geçtiği yerlerde gümüşü, kömürü ve diğer çeşitli çıkarılabilir madeni görünce Türklerin tembel olduğuna, hiçbir iş yapamadığına inanmaya başlar. Kadınlar çamaşır yıkarken erkekler hiçbir iş yapmıyor, yolda erkekler atla önde, kadınlar yaya olarak arkadan gidiyorlardır. Tokat’ta eli silah tutan herkesin Samsun’a çağrıldığını görür. Askerler günlerce aç kalmışlardır. Türk askerlerinin günlerce aç kalmalarına rağmen ne açlıktan ne de yorgunluktan asla şikayetçi olmadıklarını görür. Türkler, ona Boğazlar’ın Rusya eline geçmesinin ölüm olacağını, bunun İngiltere için de hiç iyi olmayacağını anlatmaya çalışırlar.
Bu arda Uşak Osman’ın hilekarlığını anlayınca, onun yerine Tokat’ta askerler içinden birini alır. Yeni uşak Muhammet, dürüst biridir. Erzurum’a kadar Yüzbaşı ile yolculuk edecek, orada da birliğine teslim edilecektir.
Sivas’ı bölgenin en önemli, stratejik bir şehri olarak görür. Yol boyunca Ermeniler yüzbaşıya Sivas’taki Ermenilerin hapse atıldığını söylerler. Oysa 102 tutuklunun 6’sı dışında hepsi Müslümandır. O 6 kişi de hırsızlıktan dolayı hapse atılmıştır. Bunu gördükten sonra Ermenilere olan inancını artık yitirir.
Yüzbaşı Burnaby’ye göre Türkler, geleneklerine fazla bağlı ve yeniliklere kapalıdırlar. Türkiye’nin tabiat olayları da kendisine ilginç gelmektedir. Karla kaplı bir köyde konakladıktan sonra ikinci durakları güneşli bir köy olabilmektedir.
Erzincan’a geldiğinde Kürtlerle karşılaşır. Çerkezler her durumda Müslümanların yanındadır. Ama Kürtler, daima güçlülerin yanında olmayı tercih eder ve kim yenerse onun tarafını tutarlar. Askerler de bunların kötülüklerine karşı koyamaz. Çünkü Kürtlerin silahları askerlerin silahlarından çok daha iyidir ve Kürtler Rusya’dan aldıkları destekle çok daha güçlenmişlerdir. Yüzbaşı, duymuş olduğu katliamları yapanın Türkler olmadığına, bunun Rusya’nın bir kışkırtması olduğuna artık inanmaktadır.
Sınır bölgesinde Ruslar, Türk sınırından dışarı çıkmaması gerektiğini Yüzbaşıya hatırlatır. Yüzbaşı ülkelerini gezme konusunda Türklerden gördüğü hoşgörüyü Ruslar’dan görememiştir. O da zaten yalnızca Türkiye’yi dolaşmak istediğini Rusya’ya bildirir.
Erzincan’dan Erzurum’a, Van’a geçerken sürekli askeri birliklerle karşılaşır. Hava artık iyice soğumuştur. Van’dan İran’ın Hoy adlı bir bölgesine geçer. Rusların kışkırtmasıyla İranlılar akıl almaz derecede zalim davranmaktadırlar. Türkler ya parasızlıktan, ya da işçi yokluğundan başladıkları işleri bitirememektedir. Köprüler, yollar hep yarım kalmış, ulaşım çok kötü durumdadır. Köyler çamur içindedir. Ardahan’da herhangi bir saldırıya karşı askeri savunmanın da yetersizliğini görür. Buralarda Kürt, Ermeni ve Zerdüşt (ateşe tapan) köylerini tek tek gezer. Türklerin kozmopolit yapıda kışkırtmalar olmadan barış içinde yaşayabileceğini anlar.
Kars’tan Batum’a geçerek bir Fransız vapuru ile 3 günlük yolculuk sonucu İstanbul’a döner ve oradan da vapurla Marsilya’ya ve trenle sekiz gün sonra Londra’ya ulaşır. Dönüşünden birkaç hafta sonra Rusya Türklere savaş ilan eder. İngiliz hükümeti bu savaşın gereksizliğini düşünür. 30 Mart 1856 Paris Antlaşması şartlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı duyacaklarına dair garanti verildiği halde Rusya’nın ilan ettiği savaş İngiltere tarafından onaylanmamaktadır. Sonunda İngilizler Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Rusya’ya karşı ittifak yaparlar.
Yazar, bir kış boyunca süren yolculuğu sırasında Türkleri, onların Ermeni, Rum, Çerkez ve Kürtlerle birlikte olan yaşantılarını yakından görmüş olduğu için, İngiltere’de Türkler hakkında konuşulanların söylentiden ibaret olduğunu bilmektedir artık. Bütün katliamlar ya söylenti, ya da Rus casuslarının kışkırtmaları ile gerçekleşen olaylardır ona göre. Türkler yüzbaşıya karşı da saygılı ve misafirperver bir şekilde davranmışlardır.
Yüzbaşı Burnaby, Türkleri tanıdıktan sonra şu satırları yazmaktan kendini alıkoyamamıştır:
“Türk ulusunu yerin dibine batıran, onu dünyada akla gelebilecek her türlü kötülükle suçlayan ülkemizin insanları, hikayeler yazmayı bırakıp, Anadolu’da küçük bir yolculuğa çıksalar iyi ederler. “Şeytan, betimlendiği kadar kara değildir” diyen eski bir atasözü vardır. Kendilerini Hristiyan sayan yazarlar bir çok konularda Küçük Asya’daki Türklerden ders alsalardı keşke.”
|