| Pazartesi 06-Ekim-2008 16:37:51 | (Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| İslam Devlet Felsefesi |
| Pazartesi, 26 Mart 2007 | ||||||
Sayfa 3 toplam 4 Kaç Tane Devlet Başkanı Olabilir İslam devletinde birlik Hz. Peygamber, Hulefa-i Raşidin dönemi ile Emevilerin ilk yıllar ile devam etmiştir İslamın temel kaynaklarında dünyada birtek İslam devleti olacak diye bir kayıt bulunmadığından bu konu hukukçuların tartışmalarına sebep olmuştur. Mesela Maverdi Abbasilerin dışında müslüman devletlerin hükümdarlarına halifeden menşur almaları gerektiğini ileri sürüyordu. Hatta Yıldırım Beyazıt'ın da devrin Abbasi Halifesinden menşur istediği bilgilerimiz arasındadır. İslam dünyasında bir imam olabileceğini ileriye sürenlerin amacı fitnelerin doğmasıyla nizamın bozulmasını önlemektir. Kopacak fitneyi önlemek için imamın birliğine dair hadislerde birliğin bir devlette mi yoksa yeryüzünde mi olacağı lafzen belirtilmediğinden bazı yanlış anlaşılmalar olmaktadır. Hadiste `Kim bir imama biat ederek anlaşma musafahasını yaparsa gücü yettiğince ona itaat etsin. Bir ikincisi çıkıpta evvelkisi ile nizaya kalkışacak olursa onun boynunu vurun. Birinci biatınıza sadık kalın, gereğini ifa edin. Birincilere borcunuzu ödeyin" cevabını vermişşerdir. Her iki hadiste de aynı devlet kasdedilmektedir. İki imam varsa hangisi önce seçilmişse hak onundur. İkisi beraber seçilmişse ikisi de imam değildir. Devlet başkanının hak ve yetkisi ulemaca şöyle formülleştirilmiştir. "Caizde Ulül Emrin hakkı tasarrufu vardır. Şeriatın menetmediği şeyleri menedebilir." Devletlerle ile ilgilenmiş bütün islam bilginleri imamın en önemli görevinin adaletin tevzii olduğunda ittifak etmişlerdir. Devlet başkanı adaletin tevzi ile bizzat meşgul olmaktan ziyade adalet tevziini yapabilecek mekanizmayı kurmakla yükümlüdür. Zira adalet hukuk bilgisini gerektirir. Devlet başkanı bu bilgilerden mahrum olabilir. Ebu Hanife ve diğer Iraklı hukukçulara göre Cuma imamlığı devlet reisinin önemli görevlerinden birisidir. Kanaatlerince Cuma namazları ancak devlet başkanının veya onun tayin edeceği birisinin hazır bulunması ile sahih olur. Hanefilerin Cuma imamlığına hayati önem vermeleri, devlet başkanlığı ile halkın veya tayin edilen imamla halkın bir araya gelmesini sağlamak içindir. Devlet Teşkilatının Oluşması. Hz. Ömer devrinde islam devletinin o zamanki başkenti olan Medine’ye mal ve para gelmeye başladığında bunların kontrol altına alınması için Beytül Mal kuruldu. Diğer müesseselerin oluşmasıda ihtiyaçların zorlaması ile olmuştur. Vezirlik müslümanların icadı değildir. İranlı'lardan alınmıştır. İki türlü vezirlik vardır. Tefviz ve Tenviz Vezareti.: Vezareti Tefviz: Veliaht tayini, devlet başkanın tayin ettiği memuru azletme ve devlet başkanlığı makamından isifa etme makamının dışında yekilidir. Bunu için (seni vezirliğe tayin ettim sözü yetmez) Tam yetkili kelimesi kullanmalıdır. Vezareti Tenfiz'de ise devlet başkanı tarafindan verilen bir emri ifa söz konusudur. Vezareti Tenfizin sayısı birden fazla olabilir. Hz. Ömer zamanında bir şura meclisi birde umumi meclis vardı. Umumi meclis ender karşılaşılan meselelere dair toplanılan ve müslüman kabile ileri gelenlerinden meydana gelen bir meclisti. Bu meclisin celseleri günlerce sürer, şahıslar korkusuzca hür konuşurlardı. İslam Dünyasında ilk divanı tesis eden Hz. Ömer’dir. Rasulullah'ın eyaletlere gönderdiği valiler kazai, idari, askeri işlere bakar, vergilerin toplanmasını sağlarlardı. Hz. Ömer zamanında valilik ve kadılık ayrılmış, kadılar islam hukukuna vakıf şahıslardan seçilmiştir. Kadıları valiler tayin eder fakat hüküm vermesine karışmazlardı. Abbasiler döneminde kadıların görev ve yetkileri genişledi. Vakıflar, emniyet, belediye, darphane, beytül ınal müesseselerinin sorumluluğunu da üstlendiler. Ülkeyi il, ilçe, bucak gibi birimlere ayırarak ademi merkeziyete başvuran Hz. Ömer'dir. Ömer Bin Abdulaziz zamanında müftülük kadınında başvurduğu yargı organını tamamlayan bir unsur olarak oluşturuldu. Ümmetin fetva alabileceği makam olarak kurulan müftülük hukuki veya dini sorulara cevap veriyordu. Hukuk bilgini olduğuna inanılan her müslümanın müftülük haricinde bu işi yapabilme serbestiyeti kaldırılmamıştır. İslam devletinde asıl olan teşkilat değil devletin göreceği vazifedir. Kitabul Haraçtan öğrendiğimize göre memurlar Türk Atına binmeyeceklerine, ince zarif elbise giymeyeceklerine kapılarında hizmetçi bulundurmayacaklarına söz verirlerdi. Tayin edilen kişinin mal ve mülkünün tam listesi yapılır ve mali durumundaki artışlar kontrol edilirdi. İslam devletinde kadınlarda devlet dışı kabul edilmemişlerdir ve görev alabilecekleri söylenmiştir. Ebu: Hanife ve Taberiye göre kadınlar hakim olabilirler Maverdiye göre kadınlar vezirlik yapamazlar. Hz. Peygamber devlet işlerinde gayri Müslimlerden yararlanmakta sakınca görnıemiştir. Maverdi'ye göre yabancılar tenfiz veziri olabilir, tefviz veziri olamazlar. VII İslam Devletinin Mahiyeti. Bir Hukuk Devleti mi? Gerek akabe biatlan, gerek Medinede ilk islam devleti kurulurken gayrimüslimlerle yapılan anlaşma İslam devletinin hukukilik esasına göre teşekkül ettiğini bize göstermektedir. Devlet başkanı bir yana islamda bizzat Hz. Peygamber bile başına buyruk değildir. Sünnetin mahiyeti gereğince bilinmediğinden Hz. Peygamberin devlet hayatındaki uygulamalarında Hulefai Raşidin Döneminde değişiklik yapılınca bu bazılarınca sapma olarak nitelendirilmiştir. Mesalihi ammeyi idare yolunda yapılan tasarruf ve hükümlerin hangileri olduğu ve bağlayıcılık özelliğinin bilinmesi gerekir. Mesela peygamberimizin “Bir kimse sahipsiz ölü bir toprağı işleyerek diriltse o yer onundur” hadisi müctehidi izma göre efendimizin İmamü-l müslimin vasfı ile söylediği hükümdür. Dolayısı ile peygamberimizin bu sıfatla verdiği hüküm yaptığı işin başka ferdin yapabilmesi ancak hükümetin müsaadesiyle olabilir. Nebi (sav) sadır olan her şey ümmeti için hukuken bağlayıcı değildir. Hz. Ömer'in yaptığı değişikliklerde dini mahiyette olmadığından dinden sapma olmaz. İnsan hal ve hareketlerinin çoğunu meydana getiren, ne iyi nede kötü denemeyen fiillerdir. Kanun koyucu mübah fiilleri düzene sokmak için her zaman müdahale edebilir. Kuran ve sünnetin meşru kıldığı bazı hususları, kötü neticeleri önlemek için sonradan men etmişlerdir. (Mesela ehli kitaptan kadınla evlenme ve Şam ve Irak mevkiinde arazinin 4/5 inin gazilere dağıtımı) Sahabiler daha önce benzeri geçmemiş bazı hükümlere hayırlıdır diyerek benimsemiştir. Kur'an-ı Kerim'in mushaf halinde toplanılması fiyatların kontrolü ve Hz. Osman’dan itibaren Cuma için minareden okunan ilk ezanı burada zikredebiliriz. Kuran ve sünnetten sonra islam hukukunun bir kaynağıda icmadır. Hukukçular ancak kuran ve hadisler bir konuda hüküm getirmemişse kuran ve hadiste yeralan ifade ve terimler çeşitli yorumlara açıklık bırakılmışsa hukuk kaidesi istihraç etmek için icmaya başvurabilirler. İslamın temel kaynaklarına istinat eden hukukun (şeriatın) yanı sıra genellikle kamu ile ilgili konularda olmak üzere örfi hukuk doğmuştur. Elbette bu hukuk hakkında şeri bir hüküm bulunmayan konularda söz konusu olabilir. Burada asıl olan unsur kamu yarandır. Devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil, kanuna bizzat uymak ve tebayı bizzat uydurmaktır. İslam hukuku bize aşırı bir hukuk örneği vermektedir. Kişinin haklan ne devletin nede halife veya hükümdarın ürünü değildir. Kuranın, sünnetin ve meri hukukun ürünüdür. Kanunlaştırma Hareketi: Kanunlaştırma Hareketini kamu hukuku ve özel hukuk olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. İlk kanunlaştırma hareketi Hz. Peygamberimizin Medine'ye Hicreti ile başlamıştır. Hz. Ömer diğer devletlerin teşkilatlarını ve bu devletlerdeki yönetimleri ve bu yönetimdeki usulleri inceletirdi. Kabule şayan bulduklarını almaktan imtina etmezdi. Arazi ve gümrük vergileri, devlet memurluğu, murakabe ve muhaseb hakkında düzenleme yapan kanunları İran ve Suriye'den almıştır. Cizye'ye atıf yapan Taberi (bunlar Ömer'in İran’ı fethettiği zamanki kanunlardır) diye yazar. Dolayısı ile yabancı devletlerin kanunlarını ve müesseselerini almakta, ideolojik bir mahiyet taşımadığı müddetçe mahsur görülmemiştir. Abbasiler zamanında kamu hukuku ile alakalı kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Kanuna ihtiyaç gösterdiği durumlarda yetkili organlar kanun vazedebilmekteydi. Yazılan kitaplar, çıkarılan kanunlar devlet müdahelesinden uzakta engin bir hürriyetle özel hukuku gelişmiştir. Durum böyle olmasına rağmen hicri 3. yy'dan son islamda içtihat kapısının kapandığı belirtilmiştir. Oysaki mezhep imamları dahil kendi görüşlerinden daha iyisine ulaşılabileceğini söylemiş, hatta bazıları aynı mülahaza ile talebelerinin önünü tıkamamak için derslerinde onları not almaktan menetmiştir. Bazı bilim adamları ile içtihat kapısı kapanmamıştır. Ama o kapıdan geçecek insan yetişmemiştir şeklinde açıklamalar yapmak zorunda kalmışlardır. Bilhassa batılı bilginler islamiyetin Hristiyanlık gibi teokratik bir düzen getirdiğine inanmışlardır. Oysaki din adamları sınıfı islamiyette mevcut değildir. Din bir zümrenin hukuk anlaması ve yorulmaması için değil bütün insanlık için nazil olmuştur. Bunun yanında devlet başkanlığı ile dini liderliğin ayrı elde toplanacağına dair islamın temel kaynaklarında bir hüküm yoktur. Ayrıca İslamda Hristyanlık'ta olduğu gibi dini liderlik gibi bir müessese söz konusuda değildir. Zaman zaman Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed'te olduğu gibi peygamberlik ve devlet başkanlığı bir yerde toplanmış ve zaman zamanda ayrılmışlardır. (Hz. İsmail ve Harut olayı) Kur’anda geçen bu yorumlara dayanan islam hukukçuları, islam devlet başkanını dünyevi, uhrevi olarak ayırmışlardır. Teokratik devlet yanılgısının bir kaynağıda sultanların bazılarının devrin halifelerinden menşur olmalarıdır. Halbuki bunun en büyük sebebi islam dünyasında sayısı artan devletlerin aralarında bir karışıklık doğmasına engel olmaktır. Böylece nüfuzu korunan halifelikle islam birliği sağlanmış oluyordu. Teokrasi iddiasının başka bir kaynağıda islam hukukunun ilahi kaynaklı olmasıdır. Ancak daha öncede belirtildiği gibi islam devlet düzeninin diğer devlet düzenlerinden farkı islam devletinde insanların kaderinin yöneticilere bırakılmamasıdır. İnsanı realist olarak ele alan islamiyet zulümlerin önüne geçmek için hukuka kaynaklık etmektedir. İnsan haklarının subjektifliği insan iradesinin kararsızlığı düşünülürse akıl ve iradenin yegane kaynak olamayacaklarına rahatlıkla varılır. İslamiyetin temel kaynaklan kamu hukuku alanında geçerli olan yasalar getirmemiştir. Genel olaraktan bu hususların düzenlenmesi yönetenlere bırakılmıştır. Temel kaynaklar incelendiğinde hukukçulara bazı sınırlamalarda getirilmiştir. Bu sınırlamalar zina, katl, kısas, hırsızlık, miras gib belli olan hususlardadır. İslam hukukunda insan hayatını esas kuşatan tavsiye edilen fiillerle tavsiye edilmeyen mekruh hareketlerdir. Mübah sayılan fikirler ise bundan daha geniş yer kaplar. İslam hukukunda bu mübah dairesini daha geniş yapan bir hüküm de zaruretin mahzuratı mübah kıldığı hükmüdür. |
||||||
| Son Yenileme ( Perşembe, 29 Mart 2007 ) | ||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|