| Pazartesi 06-Ekim-2008 17:00:52 | (Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| İktisadi Kalkınmanın Kültür Temelleri |
| Perşembe, 05 Nisan 2007 | |||||
Sayfa 3 toplam 3 8. EKONOMİK KALKINMA SÜRECİNDE “SOSYAL BÜTÜNLEŞME” SORUNU Sosyal bütünleşmenin incelenebilmesi için toplum hayatı, toplumun sürekliliği, sosyal münasebetlerin varlığı, iş bölümü ve genel olarak fikri beraberliğin teşkili gerekmektedir. Kültür, sosyal bütünleşmenin çimentosudur. Kültürel anlamda bütünleşmede üç süreçten bahsedilir; 1. Takdim; yeni bir tekniğin, adetin veya ticaret şeklinin yenilikçiler tarafından takdimidir. 2. Kabul; takdim edilen yeniliklerin bir tepki ile karşılaşmaları normaldir. Ancak yenilikler zaman ve mekan şartına uygun ise ve mevcut maddi kültürü tamamlayıcı, geliştirici ise, benimsenip kabul edilebilir. Kabul sırasında manevi kültür ile de ters düşülmemesi gerekir. 3. Bütünleşme; son ve kesin aşamadır. Takdim ile kabul edilen yeni kültür unsuru cemiyetin makro yapısı içinde yalnız kabul ile kalmayıp diğer kültür unsurları ile tamamlaşma ve sistemi kuvvetlendirici bir süreç içine girmektedir. Sosyal bütünleşmeden anlaşılması gereken husus homojenlik ve hatta durgunluk değil dinamik bir yapı içinde farklılaşma ile bütünleşebilmektir. 9)MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZÜN BAZI MESELELERİ VE BAZI TEKLİFLER Toplumumuzda nesiller arası kültür çatışması, kültür çevresinin farklılığından doğan algılama alanlarımızın birbirinden çok farklı oluşundan kaynaklanır. Fert-kültür ilişkilerinde, fert kültürü ancak idrak edebildiği ölçüde tanıyabilir. Türkçe düşünme kalıplarının bile yabancı dil hayranlığı dolayısıyla sarsıldığı günümüzde, kültür meselelerini netleştirmeden diğer alanlarda başarı olmamız zor olacaktır. Burada bir örnek üzerinde durmak istiyoruz. Güney Afrikalı aydınlar arasında sık sık tekrarlanan bir hikaye vardır. Onlar göre batılılar Güney Afrika’ya geldikleri zaman ellerinde sadece İncil vardı. Güney Afrikalıların ise ellerinde zengin altın rezervleri bulunmaktaydı. Yıllar birbirini takip ettikten sonra bu durum tamamen değişti. Afrikalıların eline İncil Batılı Emperyalistlerin eline ise kıymetli madenler geçti. Bizde milli kimliğimizden dört sapma davranışı kendini göstermektedir. 1. Gelenekleri ayaklar altına alan, çeşitli yollarla ve bilhassa devlet desteğiyle büyük gelire kavuşan, manevi bakımdan ise iş ahlakından uzak, bunalımlı, faydacı, tüketici sınıf... 2. Kültür mirasımızı reddeden, Türkiye kültüründen bahseden, kültürde Grek-Latin köklerine dönmeyi arzulayan, laikliği İslam’a alternatif bir din gibi kabul ettikleri için milli ve manevi konularda irtica şartlı refleksine sahip batı içinde milli kimliğinin kaybolmasına adeta razı olan bazı aydınlar. 3. Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki farkı anlayamayan yanlış tercüme ve tefsirlerin tesirinde kalarak Türk milliyetçiliğine cephe aldıran, milliyetçiliği küfür sayacak ölçüde şartlandıran mücerret bir İslam dünyası içinde erimeye hazır olanlar. 4. Yerini bulamamış-aramak ihtiyacı duyanlar hariç- veya proletaryada ve sınıf kavgasında hala üstün nitelikler aramaya ve ondan mucizeler beklemeye devam eden, Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin çöküş sebebini kavrayamayan liberal gözükmeye şartların zorladığı bazı sol aydınlar Türkiye ve Ortadoğu 1990’ların başlarında Batı ve ABD’nin çekindiği ve yıpratmak için hedef aldığı milli ve İslami gelişmeye sahne olmaktadır. Batı bundan taviz vermemiz gerektiğini AT müracaatımıza -tam üyelik- verdiği 17 Aralık 1989 tarihli cevapta göstermiş; Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki haklarımızdan bile vazgeçmemiz tavsiye edilmiştir. Milli bütünlüğümüzün korunması ve geliştirilmesi bundan böyle dış politikadaki başarımıza bağlı olacaktır. Türkiye, toprakları üzerinde gözü olan ülkelere karşı caydırıcı olma yolunda her türlü yolu kullanmalıdır. Uslu ve pasif bir müttefik görümünü silmeliyiz. Batı kültür bizim onu taklide başladığımızda bulduğumuz ve anladığımız eski Batı değildir. Bilhassa 20.asrın başından itibaren ve II. Dünya Harbinden sonra bir zamanlar Orta Çağ taassubuna ve kiliseye karşı çıkan Batı içine düştüğü moral krizini farketmiş ve artık refah toplumları bile maneviyatı arar hale gelmiştir. Biz hale bu gelişmeyi farkedemediğimizden laik değil seküler oluyoruz. 20.asrın ikinci yarısı tahmin dahi edilemeyecek olayların resmi geçit yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönmede yeni gelişmelerle beraber yeni bir takım kavramların ortaya çıkmasına tanık oluyoruz. İşte, bu kavramlardan biride, “kitle kültürü”dür. Kitle kültürü 20. Asrın ikinci yarısında dünyayı küçülten, fiziki mesafenin anlamsızlığını ortaya çıkartan teknolojik gelişmelerin görüldüğü bir sonuçtur. Milli kültürümüz üzerinde estirilmek istenen bozucu bir propaganda da hümanist kültürdür. Antik çağ kültürünü yayma amacı taşıyan Avrupa’yı ilgilendiren bu anlayış milli kökleri ve kendini kendinde arama hareketlerine karşı Grek-Latin köklere dönülmesini öngören bir görüştür. Bu anlayış Türklüğe ve İslam’ı içine sindiremeyenler tarafından benimsendiği için 1071 Malazgirt zaferini bile kabullenemeyen çevreler Osmanlı ve Selçuklu’yu Anadolu’nun basit bir mozaik parçası gibi görmektedirler. Bunların gönüllerindeki ”sentez” Urartu, Asur, Hitit, Firigya, Lidya, Roma ve Bizans sentezidir. Millet ile kültür birbirlerinin hayat kaynağını teşkil ederler. Millet kültürü meydana getirir ve ona anlamlı katkılar yapar; kültürde milleti yaşatır ve milletin de varlığını sürdürür. Kültür millet tarafından zenginleştirilip yükseltilirken kültürde millete hız vererek onu yeni hedeflere doğru yöneltir. Milli hamleler millet-kültür işbirliğinin ortak mahsulleridirler. Millet kendi birliğinden haberdar olan siyasi bakımdan devlet şeklinde teşkilatlanmış ve milli devlet kurma kabiliyetine sahip sürekli ve teşkilatlı insan zümreleridir. Milliyet ise tohum halindeki bir millettir. Tarihe sahip, fakat onu inkar eden fertler ve toplumlar milli olmaktan uzaklaşırlar. Böyle topluluklar milli varlığın yaşatılmasında esas olan muhafazakarlık fonksiyonunu yitirdiklerinden gelişmeci ve ilerlemeci bir fonksiyonda yerine getiremezler. Gelişme ve değişmenin yanı sıra muhafazakarlık fonksiyonunda yitirilmemesi şarttır. Türkler milli varlıklarını hem dilleriyle hem de dinleriyle ve diğer kültür unsurlarıyla korumuşlardır. Dil ve din iki temel unsurdur. Bunlardan birisini kaybeden topluluk diğerini de kaybetmiştir. Dil ile dinin birbirinden kopuk ve çatışan birbirine ters gibi göstermek milli birliği zedeleyici bir tutumdur. Ve Türkiye üzerinde oynanan oyunların bir parçasıdır. Aslında Türk deyince akla ister istemez müslüman gelir. Bunlar içiçe girmiştir. Vatandaşımız bazende din ile milliyetini birbirine karıştırır ve kendisine milliyeti sorulduğunda müslüman dediğide olur. İyi bir müslüman olabilmek için milliyetini gözden uzak tutmak diye birşey olamaz. Bu konudaki ayet ve hadisler de açıktır. Türk insanına milliyetini unutturarak bir yere varılamaz; olsa olsa bir başka milliyete hizmet edilmiş ve o milliyetin hizmetine girilmiş olur . İslamiyet şemsiyesi altında milletler arası üstünlük ancak takva ile yapılan hizmet ve yerine getirilen görev ile ölçülür ve ölçülmelidir. Kur’an-ı Kerim örfe ayrı bir önem vermiştir. Vatan sevgisi imandandır ve insan kavmini sevmekle kınanamaz. Bu durum tefrikacılık diye suçlanamaz. Islam milleti ifadesi de sosyolojik bakımdan yanlıştır. Çünkü İslam farklı milletleri bünyesinde barındıran bir ümmet birliğidir.
Favorilerim Arasında Ekle
Bookmark
Email
Yorumlar (0)
![]() |
|||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|