| Sık Kullanılanlar Listesine Ekle Çarşamba 03-Aralık-2008 00:02:25 (Sözlük 1.700.000 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Deger Ölçüsü 2 |
| Pazartesi, 26 Mart 2007 | ||||||
Sayfa 2 toplam 4 KAZAYA RIZA VE KADERE TESLİMİYET Evet bir çekirdek kendisine dercedilen programları ile, sonradan maddi şekliyle ortaya çıkacak olan ve irade ve tekvinle alakalı emirlerin ünvanı olan Kitab-ı Mübin’den açıkça haber verdiği gibi; nazari olarak da ilahi ilmin ve emrin ünvanı olan’ İmam-ı Mübin’den haber veriyor ki, bu da daha sonra, ağacın, hayatı boyunca geçireceği tavırlar, şekiller, hareketler, tesbihatlar ve ibadetlerdir. Yaratıldıktan sonra her şeyin yazıldığına delil ise bütün meyveler ve hafızalardır ki, bir ağacın hayatıyla alakalı geçireceği bütün şekiller ve keyfiyetler onun meyvesinde ve meyvenin kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılmaktadır. Nitekim insanın hafızasında da başından geçmiş olaylar yazılıyor ve kaydediliyor. Kainatı yaratan Hz. Allah tohumun çatlamasından bahara, yavruların doğuşundan yıldız ve galaksilerin doğuşuna kadar her şeyde ihatalı ilmiyle bir plan, bir ölçü ve bir program tespit etmiş ve bir kader ve bir miktar tayin ve tespit etmiştir. Öyle ki o gündür-bu gündür dünyanın dört bir yanında ilim adamları ve araştırmacılar kainatta konulan nizamı, ahengi ve takdiri, doğru olarak anlamaya ve onu sağlam bir şekilde anlatmaya çalışmış ve hala çalışmaktadır. Hem öyle bir nizam takdir tespit edilmiş ki tefekkür ve ibret nazarıyla, dikkat ve merakla bakıldığında her bir hadise ve eşyaya doğrudan doğruya veya dolayısıyla yüzlerce hikmet ve maslahatı gözler önüne sermekte ve kader ve kaza sahibi olan Yüce Yaratıcı’yı ilan etmektedir. Allah kulunu serbest bırakarak emretmiş ve korkutarak nehyetmiştir. İnsan da bunları dikkate alarak veya almayarak dilediği şekilde hareket eder. Fakat işi başarması imkanlara ve sebeplere bağlıdır. İşte bu imkanlardan faydalanarak iş görmesi kulun fiilidir ve bu itibarla da kul kendi fiilinin faili ve sahibidir. Ama gerek o imkanları gerekse o fiili yaratan Yüce Allah'tır. İşte insan, iradesini ve tercihini hayırlı veya şerli fiilleri yapmasına göre itaatkar veya isyankar muamelesi görür. Çünkü insanın işlediği ihtiyari bir fiilde o fiili talebeden ve kesbeden yani cüz’i iradesini o fiilde sarf eden kendisidir. Dolayısıyla da o insan fail ve kasib ünvanı alır. O fiilin meydana gelmesi pek çok sebebin ve imkanın bulunmasına ve bunların da var olması, Cenab-ı Hakk'ın irade ve kudretiyle olduğuna göre de, fiilin halıkı Hz. Allah'tır. Allah'ın icraatında ve infazında kesinlikle zulüm yoktur. O'nun mukaddes infazında ve icraatında ya adalet veya rahmet vardır. Nadiren adaletini yani hak edenlere cezasını gösterse bile; ekseriyetle rahmetiyle muamele yapmaktadır. İşte Yüce Mevla’sını böyle bilen bir kimse, elbette ki telaşlanmaz. Kendisi iradesiyle sebep olmadığı hususlarda başına gelen şeylerde rahmet, şefkat ve nimet yönünü araştırır. Böylece rahat eder ve sefalar dolusu bir hat sürdürür. Mesela gözlerimizi aldı; sabredersek ahirette çok sağlam iki göz verecektir. Sıhhatimizi aldı, belki daha hayırlı bir sıhhat verecektir. Mesela evladımızı aldı, belki daha hayırlı bir evlat verecektir. Veya bizi dünyadan iyice soğutup kendisine ve ahiret bağlayacaktır. Ama kaza ve kaderi tenkit edersek, hem arzumuza nail olmayız hem de bu güzelim neticelerden de mahrum kalırız. Hoştur bana senden gelen; Ya gonca gül, yahut diken, Y Hıl'at-ü yahut kefen. Narın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş, lutfun da hoş. İHSAN VE MURAKABE ‘İhsan senin Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi kulluk yapmandır. Çünkü: Sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor. ‘Demek mesele inanmakla bitmiyor. Asıl mesele inanmak ve inandığını güzelce yaşamak ve sağlam bir şekilde yapmaktır ki bu, bir taraftan ihsan ve murakabenin kendisi, diğer taraftan da ihsan ve murakabe şuurunu neticesinde hasıl olan salih ve halis amellerin ifadesidir. Buna göre: İhsan ve murakabe hasletlerinin gerçekleşmesi için en azından büyük günahları terk etmek ve belli başlı farzları yerine getirmek şarttır. Ancak şunu da bilmek gerekir ki, Güneş kayıtsız nuru ve maddesiz aksi itibariyle insana gözbebeğinden bile daha yakın olduğu halde, insan madde ile bağlı olduğundan Güneş’ten gayet uzaktır ve güneşe yaklaşmak ve ondan tam istifade etmek için çok kayıtlardan soyunup pek çok mertebeleri geçmesi gerekir. Adeta manen yer kadar büyüdükten ve Kamer gibi yükseldikten sonra, ancak doğrudan doğruya Güneş’in asli ve gölgesiz olan mertebesine yanaşabilir ve onunla perdesiz görüşebilir. Aynen bunun gibi celal, cemal, kemal, azamet ve kibriya sahibi olan Yüce Allah da, insana ve herşeye sıfat ve isimlerinin tecellisiyle ve icraatıyla gayet yakındır. Fakat gerek insan ve gerekse sair şuurlu ruhlar O'ndan uzaktırlar; ancak cismaniyeti, hayvaniyeti ve nefsaniyeti bırakıp, kalb ve ruhun hayat derecesine çıkan Enbiya, Asfiya, Evliya ve kutublar gibi mübarek zatlar ve bütün latifelerini Yüce Rıdvan hedefine doğru ve istikamet çizgisinde inkişaf ve tenevvür ettiren nurani simalar, kalplerinin kuvveti, aşk’larının yüceliği, latifelerinin nuraniyeti ve hislerinin hüşyarlığıyla Yüce Allah'ın yüksek huzuruna çıkar, en azından kalb gözleriyle Cemalullah'la müşerref olur. O huzurun neşredip ihsan ettiği feyiz, lütuf ve hidayet hediyelerini alır ve ondan tam istifade ederler. Evet, ihsanın semeresi, ‘ihlas’ olup, bütün söz ve davranışlarda Allah için olmaktır. Gerçek manada sadece Allah'tan korkmak ve Allah'ı sevmektir. Allah'tan istemek ve Allah'a sığınmaktır. İhsan ve murakabe şuuruna yükselmenin çaresi: 1-Her şeyden önce cehalet, gaflet, gurur, fesat, fısk ve fücur bataklığından kurtulmak, marifet, tefekkür, basiret ve itaat sahiline çıkmaktır. 2-İmanın gereklerini dereceye yükseltmek. 3-İhsan ve murakabe şuuruna sahip olan fertlerin teşkil ettiği bir cemaat içerisinde hayat sürdürmek ve bütün hayatı onlarla paylaşmaktır. 4.İmanın esaslarını ilmin projektörleri altında anlatan eserleri dikkatle ve merakla okumak. TEVEKKÜL VE İLTİCA Tevekkül, kazaya rızaya ve kadere teslimiyeti ihtiva eder. Yani başa gelen hadiselere karşı hem kabullenme, hem de dayanma, dişini sıkma ve tatlanma vardır. Bir nefer askerlik haysiyetiyle başındaki büyük kumandanına intisab ve istinad ettiğinden, sanki arkasında yardımcı olarak bir ordu ve bir ihtiyat kuvveti varmış gibi kendi şahsi kuvvetçiğinden binlerce defa daha ziyade manevi bir kuvvete ve desteğe sahip olur. Bir manevi kuvveti ve çok büyük bir kuvvetin kaynağını bulmuşçasına sağlam bir morali ve kalıcı bir iktidarı kazanmış olur. İşte o nefer bu intisab ve bağlılıkla tek başına bir düşman paşasını esir, bir şehri tehcir ve bir kaleyi teshir edebilir. Ve yaptığı bu icraatı da gayet harika olur. Sevgiliden gelen her şey sevimlidir, hoştur ve güzeldir. Hem şunu bilmek gerektir ki, O Yüce Mevla'nın huzurunda hiç yoktan telaşa kapılmak ve ümitsiz olmak o huzurun edebine aykırıdır. Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Allah Rasülünün (sav.) gösterdiği gerçek tevekkül: Bir sefer dönüşünde Rasulullah (sav.) bir ağacın gölgesinde istirahat ederken Gavres adında cesur bir düşman askeri gizlice yanına kadar sokularak ve kılıcını sıyırarak ‘Şimdi seni elimden kim kurtarabilir?’ diye bağırınca; Rasul-i Ekrem (sav.) gayet soğuk kanlılıkla ‘Allah...Allah...Allah...’ diye üç defa haykırmış, sonrada ‘Allahım dilediğin şeyle buna karşı bana kafi gel.’ diye dua etmiş ve adeta sahip olduğu tam tevekkülü ile kurtulacağını ifade etmiştir. Ve gerçekten de öyle olmuştur. Çünkü: Böylesine bir tevekkül ve iltica neticesinde o cesur askerin elindeki kılıç düşer, ayağının bağı çözülür ve oracıkta yıkılıp diz üstü çöker ve hakkında verilecek olan bağışlanma ve serbest bırakılma kararını ve hükmünü boynu bükük bir vaziyette beklemeye başlar. |
||||||
| Son Yenileme ( Perşembe, 29 Mart 2007 ) | ||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|