| Deger Ölçüsü 2 |
| Pazartesi, 26 Mart 2007 | ||||||
Sayfa 1 toplam 4 DEĞER ÖLÇÜSÜ 2Yazar: Vehbi YILDIZ ŞÜKÜR VE HAMD Gerçek şükür nimetten ziyade, o nimeti gönderen sonsuz kudret ve engin rahmet sahibi olan Yüce zatına ve O'na şükür etmekten aciz olduğunu anlamak ve sadece O'na minnettar olmaktır. Nitekim Hz. Davut (as.): ‘Ya Rabbi sana nasıl şükredeyim? Halbuki şükür de Sen’den gelen bir nimettir’ diye dua ettiğinde; Cenabı Hak, ona işte şimdi (gerçek manada) bana şükrettin diye vahyetti. Şükrün temelinde ve başlangıcında tezekkür ve tefekkür vardır. Zira: Ancak bu hasletlere sahip olanlar gerçek şükür mertebesine ulaşır ve teşekkür etmesini bilirler. Şükürsüzlüğün ve nankörlüğün temelinde cehalet, gaflet ve gurur vardır. Yüce Allah'ın gerek celali ile yani adaleti ile tecellisi olsun gerekse cemaliyle yani rahmetiyle tecellisi olsun; her iki tecelli de bizim için nimettirler. Çünkü: Hem cemalinden korkmak ve cemaline müştak olmak suretiyle, hem de bize ihsan ettiği nimetlerini kesmesinden korkmak ve ikram ettiği lütuflarının devamını istemek sayesinde mukaddes zatını tanımış, sevmiş ve O'na itaat etmekle şükürde bulunmak lüzumunu duymuş ve kavramış oluruz. Kainat içinde en acib, en garip en zengin en güzel en şirin en kapsamlı en harika ve en parlak hakikat rızıktır. Sonra görüyoruz ki her şey, rızık etrafında toplanıp onu elde etmeye çalıştıkları gibi rızık dahi bütün çeşit ve kısımlarıyla manen ve maddeten, halen ve kavlen şükür ile ayakta duruyor. Şükür ile meydana geliyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor ve şükrü gerektiriyor. Cenabı Hak kulundan bollukta şükür, darlıkta ise sabır ister. Şayet kul, içinde bulunduğu halin muktezasına göre hareket eder ve o halin hakkını verirse, yani bollukta şımarmadan şükür, darlıkta da ümitsizliğe düşmeden sabrederse içinde bulunduğu halin gereğini yerine getirmiş ve gerekli olan vazifesini ifa etmiş olur Cenabı Hakk’ın kullarından şükür istemesi, haşa buna ihtiyacı olduğundan değildir. Çünkü, O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Fakat kulların şükretmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü: Yaptıkları şükrün karşılığı, mükafat ve sevap olarak yine kendilerine dönecek ve yine kendilerine fayda sağlayacaktır. Nitekim rivayette vardır ki Cennete ilk çağrılanlar her halükarda Yüce Allah'a çok hamdeden kimseler olacaktır. Özellikle Muhammed (sav.) ümmeti ki, onlara çok hamdeden ve çok şükreden manasında HAMMADUN denilmiştir. Lezzetli bir nimeti yiyen bir kimse eğer şükrederse; o yediği nimet o şükür vasıtasıyla onun vücudunda bir nur olur ve ahirette kendisine bir cennet meyvesi haline dönüşür. Verdiği lezzet ile de Yüce Mevla'nın rahmetinin iltifatı ve ikramının eseri olduğunu düşünmekle büyük ve sürekli bir lezzet ve bir zevk alır. Eğer şükretmezse, o geçici olan zeval ile bir elem ve bir teessür bırakır ve meyvenin kendisi de kazurat olur. Ve elmas kıymetindeki o nimet, şükürsüzlükte kömüre dönüşür. TEVBE VE İSTİĞFAR Tevbe, insanın maddi-manevi kirlerden yani günahlardan tiksinip, rahatsız olması ve onlardan temizlenme çarelerini araştırması demektir. Yapılan bir tevbenin kabul edilmesi için, işlenen günah ve kul hakkına taalluk etmiyorsa üç şart vardır. A-Yapılan kötülüğü bırakıp ondan vazgeçmek. B-İşlediği kötülüğe karşı üzülerek pişman olmak. C-O kötülüğü bir daha işlememeye azmedip kat'i kararını vermektir. Hatasını anlamayan veya anlamazlıktan gelen ve bağışlanmayı istemeyen kimsenin hali, sinekten kaçıp yılanın ağzına giren adamın haline benzer. Şeytanın büyük ve aldatıcı vesveselerinden birisi insana kaçıp yılanın ağzına giren adamın haline benzer. Şeytanın büyük ve aldatıcı vesveselerinden birisi insana kusurunu itiraf ettirmektir. Ta, insana istiğfar ve istiaze kapısını kapatsın. Hatasız kul olmayacağına göre; çarelerini araştırmak, nefsi şımartan ve kişiyi günaha sokan hususlardan kaçınmaya çalışmaktır. Rasulullah (sav.) geçmiş ve gelecek bütün günahları mağfiret olunmuş ve mukaddes ruhu mukaddes cismi ile birlikte pak ve temiz kılınmış olduğu halde günde bazen yetmiş, bazen yüz defa tevbe ederdi. Hasılı, maddi ve manevi her türlü pişmanlıktan kurtulmanın yegane çaresi, fiili ve hali bir pişmanlık ve istiğfardır. Ve insanımız ancak böyle bir tevbe ve istiğfarla, dört gözle beklenilen kurtarıcı nesil derece ve ünvanın günahlarının çokluğundan dolayı ümitsizliğe düşen ve bunun derdini çeken ve bir kurtuluş çaresini arayan birine hep ‘tevbe ve istiğfar et’ diye öğüt verirmiş. O kimsede: ‘Sen bana durmadan tevbe ve istiğfar et diyorsun. Bu tevbe ve istiğfar ne zamana kadar sürecek?’ diye sormuş. Hz. Ali (kav.) şöyle cevap vermiş: ‘İşlediğin günahları tümüyle terk edinceye kadar’. Evet, Yüce Mevla’mızın engin rahmetinden hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemek, perişanlıktan kurtulmanın çareyi yeganesidir. AHİRET AKİDESİ Kur'an-ı Kerim de, değişik ayetlerle konuya temas edilmiştir. ‘Gizlilerin (ortaya dökülüp) yoklanacağı gün, onun (insanın) ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmaz’. (Tarik 9-10) ‘(O zaman) insanın yapıp öne sürdüğü yapmayıp geri bıraktığı her şey kendisine haber verilecektir’. (Kıyame, 13) ‘Her can ne, (yapıp) öne sürdüğünü ve ne de yapmayıp, geride bıraktığını bilir.’ sırrınca, ahiret alemi gizli-açık, küçük-büyük, seyyie-hasene, riya-ihlas, isyan-itaat, küfür-iman ve her türlü fikir kanaat ve amellerin ortaya dökülüp saçılacağı bir alemdir.’ Evet zikredilen bu ayet-i kerimeler hayatlarını istikamet çizgisinde geçirenlere ne kadar hoş, lezzetli, şaşaalı ve huzurlu bir Cennet’in hazırlandığını göstermektedir. Yukarıdan beri zikredilen ayetlerden anlaşılıyor ki, beşerin en mühim meselesi cehennem zindanlarından kurtulmak ve cennet saraylarına girmektir. Öyleyse bir insan için en büyük dava imanlı ölmek davasıdır. Zira: ayet ve Hadislerin bahsettikleri korkunç hallerden kurtulmanın ve saadet dolu bir hayata kavuşmanın yegane çaresi, kamil bir imana sahip olarak ruhunu Yüce Rahman’a teslim etmektir. |
||||||
| Son Yenileme ( Perşembe, 29 Mart 2007 ) | ||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|