| Sık Kullanılanlar Listesine Ekle Salı 02-Aralık-2008 22:59:55 (Sözlük 1.700.000 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Çağın Hastalıklarına Bir Bakış |
| Çarşamba, 04 Nisan 2007 | ||||||||
Sayfa 6 toplam 6 RAHİM BOYNU KANSERİ Görülme sıklığı nispeten azdır; bütün kadın kanserlerinin yalnızca yüzde ikisiyle beşi arasında bir oranda ortaya çıkar. Fakat smear yoluyla erken teşhisin ve yerinde tedavinin değeri hakkındaki iddialar yalnızca sayısız hayatın kurtarıldığı izlenimini vermekle kalmayıp genel olarak bu testin önemini büyütmeye yaradı. Bazı kadınların yayılma istidadı göstermeyen ‘’in situ’’ rahim boynu kanseri taşıdıkları uzun zamandır biliniyor. Ama bir noktadan sonra bunlar yayılma gösterebiliyorlar. Bu yüzden doktorlar, erken teşhis konduğu ve gerekirse rahmi çıkartmak dahil, ‘’in situ’’ kansere yerinde müdahale edildiği takdirde kanserin yayılmasının önüne geçme şansı olacağını düşündüler. Şimdiye kadar, binlerce kadının, ameliyatın gerekliliği ispat edilmeden, rahimleri çıkarıldı, çünkü teşhis edilen ‘’in situ’’ kanserin sonradan yayılıp yayılmayacağını bilmenin henüz bir yolu yok. Belki bu konudaki son söz World Medicine dergisine yazan patalog A.R.Kittermaster’e bırakılabilir. Bir erkek olarak yakalanma ihtimali olmayan bir hastalık için taramayı tavsiye etmekte çekingen davrandığını söyleyen Kittermaster, ‘’herhangi bir kimse- ve özellikle de bir kadın- genç erkeklerin, yayılan kanserler için ortalama yaştan yirmi yıl önceden başlamak üzere teşhis ve habaset öncesi doku ve değişikliklerin tedavisi için düzenli testler önerirse, tabii ki, bu olaydan bayağı şüphe duyardım. Bu durumlardan tedavinin ölüm oranı üzerinde önemli etkisi olduğuna dair delilleri isterdim ve rahim boynu hastalıklarında olduğu gibi testin yanlış teşhis riski taşıdığını bilseydim, taramayı önerenlere, havuza atlamalarını, ya da daha iyisi parmaklarını başka yere sokmalarını tavsiye ederdim.’’ YAN ETKİLER Teşhis ve teşhisi takiben uygulanan değişik tedavi metodlarının değeri hakkında toplanan istatistikler genellikle, farkın -eğer varsa - yalnızca teşhisle ölüm arasında geçen zamanın uzunluğunda söz konusu olduğunu gösteriyorlar. Bu dönemdeki hayatın kalitesi hakkında bir farka işaret eden ölçüler yok, zira ancak hastanın kendisi buna karar verebilir. Ama hayata eklenen aylar ancak şiddetli ağrı ve maluliyet veya ruhi-zihni stres karşılılığında kazanılıyorsa, yalnızca hayatın uzatılmasıyla klinik bir başarı olarak övünülmemelidir. Radyoterapi 1965’ te Sir Arthur Porritt, ‘’sinirlerim x-ışını tedavisini kullanmamaya şimdilik müsait değil; yeteri kadar uzun yaşarsam belki bir gün bu da olur .’’ diye itirafta bulunuyor, radyoterapi hakkında bilinen çok az şey olduğundan, ama pek çok inanış bulunduğundan şikayet ediyordu. Bir radyoterapist açık konuşuyordu:’’Hiç şüphesiz, cerrahiyi takiben yapılan radyoterapi yaşama süresi istatistiklerini değiştirmiyor.’’Ona göre, ışın tedavisinin haklılığı, ameliyat yerindeki nüks oranını azaltabilmesinden geliyordu; bu ‘’bir başarı’’ idi. Her halükarda, ‘’geç görülen kötü sonuçlar hastaların büyük çoğunluğu tarafından kabullenilir’’ diyerek yan etkileri küçümsüyordu. Kemoterapi Sitotostik ilaçlarla tedavi nispeten yeni sayılır. 1967’de Londra’da hem cerrahi, hem de radyoloji danışmanı olan Sir Stanford Cade kemoterapiye kanser için son çare olarak baktığını, ‘’ilacın hiçbir zaman şifa vermediğini’’ söylemiş; bunun üzerine British Medıcal Journal’a mektup yazan bir kemoterapi servisinde görevli iki kişi Sir Stanford Cade ‘in kanserin erken safhasında kemoterapiyi deneyip denemediğini sormuştu. Kanserden ölüm oranının hala yükseldiği bir zamanda gerçekten bunu denemeye değerdi.’’ Uzun zamandır denenen cerrahi ve radyoterapi şimdiye kadar pek olumlu sonuç vermediği halde peşine düşülüyordu; oysa ilaç denemeleri ümit vermişti.’’ Yeni ilaçlar tümörlere karşı etkili olabilirdi, ancak vücudun diğer hastalıklara da karşı koyan bağışıklık sistemini bozmak pahasına; ve bazı ilaçlar gerçekte tümör büyümesini hızlandırıyor gözüküyordu. İngiltere’de yapılan bir denemenin sonuçları açıklandı. Bulgulara bakılırsa ‘’primer göğüs kanserli hastaların yaşama süresi, çok ilaçlı kemoterapinin artmasına rağmen, genel olarak, son on yılda artmamıştı. Bunun da ötesinde ilk metastazlardan sonraki yaşama süresinde de bir gelişme olmadığı gibi, kemoterapi yapılan bazı hastalarda süre kısalmış da olabilirdi.’’ 1980’ de A.B.D.’ de itibarı yüksek, Milli Sağlık Enstitüleri komitesi bu hastalardan bazılarının çekmek zorunda kaldığı eziyeti bir tebliğ ile açıkladı. Açıklamada, kemoterapinin ters etkilerinin kısa vadede görülebildiği gibi uzun vadeli etkilerin de muhtemel olduğu hatırlatılıyordu. Akut belirtiler arasında kemik iliği baskılanması, bulantı, kusma, iştah kaybı, zayıflama, ağız ülserleri ve saç dökülmesi; daha uzun dönemde ortaya çıkan etkiler arasında da organ harabiyeti, kısırlık ve ikincil kanserler bulunuyordu. Bu sebeple ‘’kemoterapinin faydası zararı nı karşılamak zorundaydı ve faydanın ana ölçüsü, uzayan hayatın ana ölçüsü, uzayan hayatın kabul edilebilir bir nitelikte olmasıydı. ALDANMA VE ALDATMA Mevcut deliller ışığında yürürlükteki kanser tedavi metodlarını sürdürmenin haklı bir tarafını bulmak güç. İspat edilmek şöyle dursun, sık görülen kanser türlerinden birini teşhis edildiği hastaların yaşama sürelerinde dikkate değer bir değişiklik yaptıklarına dair pek ipucu da yok. Son zamanlarda, yürürlükteki kanser tedavilerinin zayıflığını en güçlü belgelerle ortaya koyan eser, anatomi profesörleri, M.L.Kothari ve LA.Mehta tarafından kaleme alınan ; Kanser: Sebepleri ve Tedavisi Hakkındaki Mitler ve Gerçekler. Yazarlar, kansere bir etkenin yol açtığı ve kanser saldırıya geçmeden erken teşhisle üzerine gidilebileceği, böylelikle şifanın mümkün olacağı gibi kabullerin bir ‘’mit’’e dayandığını, kanserin önlenemeyeceğini, tedavi edilemeyeceğini ileri sürüyorlar. Kitabı genellikle tenkit eden kanser uzmanları bile söylenenlere itibar etmek zorunda kaldılar. Yazarlar iddialarını, çoğu tıp kitabı ve modern tıbbın katıksız takipçisi tıp dergisi olan, üç yüzden fazla referansla desteklerinden, kendilerini ‘’sivri’’likle suçlamak kolay değildi. World Medicine dergisinin o zamanki editör yardımcısı kitabı şaşırtıcı bulduğunu ve fakat şu sonuca ulaştığını yazdı:’’Cerrahi, radyoterapi ve ilaçların hemen hemen bütünüyle ilga edilmesinin ölüm oranlarında gayet ufak bir değişiklik yapacağı tahminini ileri sürmek muteber akli bir çıkarım olacaktır.’’ Kanser Araştırması Kendine güvenmenin haklı çıkarılacak bir tarafı yok. Kanser araştırmasının açıkça başarısız ve kardiyolog araştırmasından daha üzücü bir sicili var. Bunun bir sebebi de, artık bir çıkmaz sokak olarak kabul edilen’’kanser virüsü veya virüsleri’’ araştırmasına bu kadar yer ayrılmış olması. Francis Crıck ve James Watson tarafından genetik kodun çözümlenmesi, kanseri-genetik olarak programlandığı şekilde- bağışıklık yıkımının sonucu olarak gören düşüncenin ciddiye alınmasının şart olduğunu göstermişti. Immunolloglar mücadeleyi hızlandırdılar; Watson, indirgemeci zihniyetle yapılan kanser araştırmalarıyla alay ediyor, bunları ‘’ilmi açıdan iflas etmiş, tedavi açısından boş ve etkisiz’’ diye niteliyor. 1974’te New England Journal of Medicine’de yayınlanan bir rapora göre, İmmunogların araştırma sonuçları da ümit kırıcıydı. Ve bu sıralarda tıbbi modelin yanlışa saplandığını, kanserin en çok, havada veya besinlerle içeceklerde bulunan karsinojenik maddeler sebebiyle ortaya çıktığını ileri süren çevreciler seslerini duyurmaya başladılar. Çevrecilik Çevrecilerin Vaftizci Yahya’sı, baca temizleyicisi olan çocukların ilerde skrotum kanserine yakalanma ihtimalinin başkalarına oranla daha fazla olduğuna iki yüz yıl önce, dikkat çeken İngiliz cerrah Perceval Pott’ tur. O zamandan beri endüstriyel işlemlerde kullanılan maddelerle kanserin ilişkisi zaman zaman ortaya çıkarıldı ve radyasyonun etkileri daha iyi anlaşıldı. 1950’lerde sigarayla akciğer kanseri arasındaki ilişki bulundu; 1970’lere gelindiğinde endüstride, ev araç gereçlerinde ve gıdalardaki katkı maddelerinde bulunan karsinojenler konusunda gittikçe artan bir duyarlılık mevcuttu. A.B.D.’ de Cairns: Akciğer kanseri dışında, sık görülen bütün kanser türlerinde bulunduğumuz yüz yıldan önce biliniyordu. A.B.D’ de son otuz yılda, toplam olarak kanser vakasının görülme sıklığıyla kanserden ölüm oranında çok az bir değişiklik oldu. Ve bu zaman zarfında pestisid, sentetik kauçuk ve plastiğin yıllık üretimi yüz kat artmıştı. KANSER VE KİŞİLİK YAPISI Kanserin üzüntü ve hayal kırıklığıyla ilgili eski zamanlardan beri düşünülmüş ve gözlem yoluyla doğrulanmıştır. Keder ve korku 1845’te zikredilmiş. James Paget: !’’Stres, derin bir üzüntü, gerçekleşmemiş bir ümidi yada bir hayal kırıklığını takiben hemen kanser oluştuğu çok görülmüştü’’. 1952’de çalışma sonucu: ‘’Hastalardaki en önemli karakter özellikleri; bastırılmış cinsi istek ve ifade edilmeyen, boşaltılamayan kızgınlık duygusuydu .’’ 1955’te New Yok’lu bir doktor:Hastalarda dört ortak nokta var:’’tümörün gelişmesinden hemen önce önemli bir (ikili) ilişki son bulmuştu; duyguları başarılı bir şekilde ifade etme eksikliği vardı; ana-babayla çözülememiş bir gerilim söz konusuydu; cinsi yönden sıkıntılar mevcuttu.’’ Kissen ve Psikolojik Faktör İngiltereli doktor David Kissen’in konuya ilgisi, tüberkülozun ortaya çıkışıyla ruhi stres arasındaki muhtemel ilgiyi araştırdığı sırada başlamıştı. O incelemesinde de sigaranın etkilerini, sigara içmenin ‘’tüberkülozun ruhi görünüşünün bir parçası’’ olabileceğini düşünerek alternatif bir açıklama tarzıyla konuya yaklaşmıştı. Sigarayla hastalığın alevlenmesi arasında bir ilgi olduğu gibi, ruhi strese eşlik eden sigara içimiyle hastalığın alevlenmesi arasında bir ilgi vardı. Gözünde Canlandırma (Visualisatıon) Tedavisi Carl Simonton’a göre kanserin en önemli sebebi belli bir ‘’obje’’nin kaybıdır. Visualisatıon metodunda hastanın gevşemesi isteniyordu; ondan sonra zihninde kanseri ve kansere yapılan müdahaleyi kendi nasıl düşünüyorsa öyle canlandırması söyleniyordu. Bu bahçıvan için sümüklüböcek; din adamı için günahtan arındırılıp kurtarılacak ruhlar olarak görünebilirdi. Kendiliğinden Gerileme Kanser teşhisi konan bazı vak’alardan sonra tümörün küçüldüğü ya da tamamen kaybolduğu görülmüştü. Bu sonuçta hormonal sistemin rolü görülüyordu; belki de vücut harareti etkili olmuş. 1980’lerin başlarında Basil Stoll: ‘’Kendiliğinden gerilemenin rapor edildiği pek çok hastada iman, dindarlık ve çok kuvvetli inançlar ortak özelliklerdi ve moral kazandıran olaylardan sonra kanserin gidişinde hafifleme görüldüğüne göre, kendiliğinden gerileme vakalarının bazılarında zihni veya hissi faktörler rol oynuyordu.’’ Şifacılık Zihnin tümörler üzerinde etki yapabilmesi şaşılacak bir olay olarak görülmemeli. Kontrollü denemelerde, siğillerin telkinle birkaç gün içinde kayboldukları gösterilmiş olduğu gibi, köylerde siğillere karşı ‘’okuma’’ hala yaygın bir uygulama. Bir Mecaz Olarak Hastalık Susan Sontag: ‘’Kanseri yalnız öldürücü değil, aynı zamanda yüz karası bir hastalık yapan kötü çağrışımlardan vazgeçerek herhangi bir hastalık gibi görülüp müdahale edilmesi gerektiğinde ısrar eden Sontag kusuru hastaya yüklediğini ileri sürdüğü psikomatik yorumu da reddediyor. BEKLENEN GELİŞMELER Hastalara kanser olduklarını söylememek bir doktor için zor hak verilebilecek bir hata; hele gerçeği bilmek istedikleri halde söylenmiyorsa affedilmez bir yanlış. 1979’da Lancet dergisinde çıkan araştırmaya göre;’’kanseri reddeden hastalardan nüks olmadan yaşama ihtimali, kanseri kayıtsızlık ya da çaresizlik ve ümitsizlik duygularıyla kabul eden hastalara göre belirgin bir biçimde fazlaydı. British Medıcal Journal’da çıkan bir rapor, sigarayı bırakan doktorlar arasında akciğer kanserinden ölüm oranının azalmasına rağmen, kazalar, zehirlenmeler, siroz ve intihar gibi diğer ölüm sebepleri hesaba katıldığında toplam ölüm oranında fazla bir azalma olmadığını gösteriyor. Bazıları için, bundan çıkacak sonuç, sigaranın stresi çözebileceğidir. Ama bir kişinin stresini azaltan şeyin diğer biri için ‘’zehir’’ olması mümkündür.
Favori olarak işaretleyin
Bookmark
Bunu e-posta ile gönder
Yorumlar (0)
![]() Yorum yaz
|
||||||||
| Son Yenileme ( Çarşamba, 04 Nisan 2007 ) | ||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|