Türkçe Bilgi

Cumartesi 30-Ağustos-2008 15:18:55
(Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.)
Bulunduğunuz Sayfa: Anasayfa arrow Kitap Özetleri arrow C arrow Çağın Hastalıklarına Bir Bakış
Çağın Hastalıklarına Bir Bakış
Çarşamba, 04 Nisan 2007

Yazının Diğer Sayfaları
Çağın Hastalıklarına Bir Bakış
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6

II. BÖLÜM

KANSER

Kanser yalnız bizim medeniyetimize has bir hastalık değil; bütün çağlarda hemen bütün toplumlara müptela olmuştur. Fakat medeniyetimizin muzdarip olduğu hastalıklar arasında öldürücülüğü bakımından kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada gelir. Bazı açılardan kalp hastalığından da kötüdür; daha genç kişileri öldürür ve her yaşta amansız ve genellikle acılı bir şekilde seyreder. Teşhisle ölüm arasında geçen sürenin bir kaç haftayla yıllar alabilmesi kanserin kötü şöhretini arttırıyor; zira hakkında idam kararı verilmiş birisinin ölüm tarihini bilmemesi gibi.

Son araştırmalar tümörlerin gelişimi hakkında epey bilgi sağlamasına rağmen, niye böyle değişik şekiller aldıklarını; niçin bazılarının belli bir aşamadan sonra büyümediklerini; neden bazen mesela siğil - benzeri durumlarda - hızla ve hayrette bırakacak şekilde gerilediklerini veya neden bazılarının vücudun başka yerlerine de metastaz yapacak şekilde habis karakter taşıdıklarını açıklayabilmek halen de pek mümkün değil. Bazı tehlikeli unsurlar; mesela radyasyon veya akciğer ve bağırsak yoluyla alınan karsiyonejik maddeler belirlendiği halde sıklıkla görülen kanser çeşitlerini önleyebilecek çarelere ulaşılamadı. Sonuçta mesele tümörü mümkün olduğu kadar erken bir safhada teşhis ile ya cerrahiyle alarak, ya radyasyonla kurutarak, ya da ilaçlarla büyümeyi kontrol altına alarak tedavi etmeye kaldı.

Tümörler için cerrahi ve ilaçlar -bitkiler şimdiye kadar bütün medeniyetlerde kullanıldı, hastalara daha iyi bir şans veriyor gözüken radyum tedavisi 1890’lara kadar bilinmiyordu. Işınlamanın, sağlıklı hücrelere zarar verse de kanserli hücreleri tahrip etmek için kullanılabileceği bulundu. 19402larda cerrahi ve radyasyon tekniklerinde kaydedilen gelişme ve sağlıklı hücrelere dokunmadan kanser hücrelerini yok etmek için düşünülen sitotoksik ilaçların denenmeye başlaması gerçekleşmesi geciken ümitleri yeniden canlandırdı. Bundan sonraki yirmi yılda iyimserlik hakimdi. ‘’Kanser yavaş yavaş, fakat sistematik olarak kontrol altına alınıyordu’’.

Berkeley- Kaliforniya Üniversitesi’nin keskin fikirli tıbbi fizik profesörü Hardin Jones 1969’ da arkadaşlarına açıkça söylediği gibi cerrahi ve radyasyonun hastalara şifa verdiğini gösterecek istatistikler düzmece olabilirdi. Kanserleri ameliyat edilemeyecek kadar ileri safhada olan hastalar cerrahlar tarafından çalışmalarda kontrol grubu olarak kullanılıyor, böylece cerrahi ve radyasyonla tedavi gören hastaların bundan fayda gördüğü yolunda yalnış bir izlenim veriliyordu.

Kamuoyuna her şeyin yolunda gitmediğini ilk hatırlatan, ertesi yıl Başkan Nixon’un bir daha ki seçimlerde tekrar başkan seçilmesinde payın olan halkla ilişkiler politikasının bir ürünü olarak başlattığı ‘’Kansere Karşı Savaş’’ kampanyasıydı. Nixon, tıp camiasını karşısına almayıp, ayrılan fonların yeterli olmadığını belirtti.

Milli Kanser Enstitüsünün 1977 koleksiyonunu inceleyen Greenberg, bazı karışık yorumlara açık olsa da verilerin, araştırma ve tedavi masraflarının çok arttığı geçen yirmi beş yıldır son tahlilde hiç bir dikkate değer bir değişiklik olmadığına kuvvetle işaret ettiğini gösterdi. Tekrar görüldü ki ilerleme yalnızca bazı kanser türlerinde olmuştu ama bunlar en az ortaya çıkan türler arasındaydı. Geenberg’in istatistiklerin yorumlanılışına karşı çıkışı dikkate alınmadı; Enstitü kendi verilerini anlamazlıktan gelmeye devam etti ve İngiltere’ de kanser fonu oluşturan kuruluşlarda olduğu gibi, araştırma fonu kar hissesi dağıtmaya devam etti. Böylece kansere karşı yavaş fakat karşı konulamaz bir zafer kazanılmakta olduğu efsanesi sürdürüldü.

AKCİĞER KANSERİ

Kanserin en sık zaptettiği organ akciğerdir. Hastaların küçük bir azınlığı hayatta kaldığından ve yalnız çok küçük bir bölümü gerçekten şifa bulduğundan zaman zaman belli cerrahi teknikler veya belli sitotoksik ilaçlar yeni iddialarla savunulmuş fakat teşhis edildiği an hiçbir tedavi şeklinin ömrü birkaç hafta uzatmaktan başka bir işe yaramayacağı konusunda fikir birliğine varılmıştır.

Thomas McKeown’un dediğine gör;’’sebepler hakkında veya hastalığın değiştirilebilecek ya da kaldırılabilecek şartların etkisiyle oluşabileceği ihtimali konusunda pek bir tartışma yoktu.’’ Diğer bir ifadeyle, kalp hastalığında olduğu gibi, bazı aydınlatıcı bulgulara ulaştırabilecek epidemiyolojik incelemeler yapma eğilimi bulunuyordu. Fakat ölüm oranındaki yükselişin alarm verdiği belli olunca -İngiliz nüfusunun 1928’ de milyonda 152 I, takip eden yarım yüzyıldaysa 900’ ü bu hastalıktan ölüyordu- bir çevre karsinojeninin sorumlu olabileceği şüphesi dile gelmeye başladı. İki tane bariz faktör vardı; içten yanmalı motorlardan çıkan ekzost gazları ve sigara dumanı .A.B.D.’ de E.C. Hammond ve D. Horn tarafından yapılan araştırmada tıp camiasının muhtemel bütün reçetelerin en basitiyle akciğer kanserinin önlenmesi yönündeki bir kampanyaya ağırlığını koyma fırsatı vardı: ‘’Sigarayı bırakın, akciğer kanserine yakalanma ihtimaliniz sıfıra yakın olsun’’.

Fakat böyle bir kampanya için güçlükler bulunuyordu. İlk önce tıp camiası kendisi laboratuar bulgularıyla desteklenmeyen epidemiyolojik delillere güven duymuyordu.

Daha ciddi problem çağın önde gelen istatistikçisi Sir Ronald Fisher tarafından ortaya sürüldü. Tiryakilerin büyük çoğunluğunun kansere yakalanmadığını söyleyen Fısher, sigaranın kanser sebebi olduğunu iddia etmenin bu yüzden makul olmadığını belirtiyordu. Kişinin sigara içimini ve kansere yakalanmasını hazırlayan genetik bir faktör söz konusu olamazmıydı?

Kraliyet Hekimler Koleji’nce oluşturulan bir komite 1962’de yayınladığı raporda sigara içmenin akciğer kanserine sebep olduğunu söylemekte tereddüt etmedi. İki yıl sonra A.B.D.’ de Başhekimler Danışma Komitesi aynı görüşü savundu. Ve o zamandan beri tıp camiası herkesçe değilse de genellikle kabul edilen şu; tiryakilikle kanser arasında ister bir sebep-sonuç ilişkisi olsun, ister olmasın, sigaranın(pipo ve puro denemelerden nispeten yarasız çıkmıştı) zararı o kadar belirgin ki(bronşit ve kalp hastalığından ölümler işin içinde), emniyette olmak için en iyisi bu alışkanlıktan vazgeçmek

1979 Stockholm konferansı öncesini değerlendiren Observer’den Janett Watts konferanslarda konuşulanların nasıl ve niçin boşa gideceğini çok iyi görmüştü. 1966’da Muhafazakar Partili Sağlık Bakanı Iain Macleod ‘un ‘’sigara tiryakilerinin yılda hazineye bir milyar pound kazandırdıklarını ve bunun kolayca feda edilemeyeceğini en iyi hükümetin bildiğini ‘’ itiraf ettiğini hatırlatarak 1979’ da bu miktarın iki katına çıktığını söyleyen Watts, hükümetin hem mevcud ekonomik buhran sebebiyle geçim indeksini tütün vergisini arttırarak yerinde tutmaya isteksiz olduğunu, bu yüzden kendini sıkışmış hissettiğini yazdı. Watts’ın yazdığına göre, dört yıl boyunca sigara karşıtı kampanyanın en sadık adamlarından olan Sir George Young bile kendisine ‘’hükümet olarak çok fazla kişiyi sinirlendirmeden, rızalarına uygun olacak şekilde ilerlemek zorundayız’’ demişti. 1980’de hükümet sigara endüstrisiyle olan anlaşmanın ayrıntılarını kamuoyuna açıkladığında, bir Gallup anketi İngiltere’de her üç kişiden ikisinin sigara reklamlarının tamamen yasaklanmasını istediğini daha yeni ortaya koymuştu. Demek ki bu yönde alınacak kararlar çok kimseyi sinirlendirme-yecekti. Yalınızca sigara patronları, başbakanı ve bakanları üzecekti.

Genel Görünüş

Mevcut tedavilerin akciğer kanseri vakalarının büyük çoğunluğunda belli bir fayda sağlayamadığı gerçeğine herhangi ciddi bir itiraz gelmiyordu. A.B.D. Milli Kanser Enstitüsü’nce desteklenen bir araştırma da bu durumu doğrulamış bulunuyor.

John Cairns, Kanser: Bilim ve Toplum adlı kitabında, akciğer kanserinin en çok cerrahiye gelmeyen, hızla yayılan ve genellikle teşhisten sonra bir kaç ay içinde ölüme yol açan türde geliştiğini, ilerlemiş tedavi metodlarıyla kazanılan her anında artık çok iyi bilinen ve tedavi metodlarıyla kazanılan her anın da artık çok iyi bilinen ve tedavinin ayrılmaz parçası olarak görülen yan etkilerle dolu geçeceğini yazıyor. Halihazırda akciğer kanserinden ölüm oranını azaltmanın tek yolu sigara tiryakiliğinin yayılmasının önüne geçmek.

GÖĞÜS KANSERİ

Tıp camiasının, kendisini oluşturan uzmanlıkları etkili bir şekilde kontrol etmekte karşılaştığı zorluklar, kanserin kadınlardaki en kötü türü olan ve A.B.D.’ de yılda yaklaşık 90 bin kadına teşhisi konan göğüs kanseriyle ilgili gelişmelerde daha açık ortaya çıktı.

Yalnız tümörü değil, lenf akışını düzenleyen lenf bezleriyle beraber bütün memeyi alıp çıkarma uygulaması, 19. Yüzyılın sonlarında başladı. ‘’Mastektomi’’ denen bu işlemin arkasındaki gerekçe görünüşte makuldü: bahçedeki yabani otlar gibi tümör de kökleriyle birlikte çıkarılırsa tekrar yayılma ihtimali azalırdı, özellikle pusudaki kanser hücrelerini tahrip etmek üzere ışın da ek tedbir olarak verilirse. Hastaların çoğunun menopoz sonrası dönemi yaşadıkları gerçeği, görünüşü bozan bu ameliyatın kabullenilebilmesini kolaylaştırıyordu. Geçerli olan Viktorya çağı görüşüne göre, bu dönemde kadınların çocuk emzirmesi gerekmediği gibi kocalarına da cinsi açıdan çekici bir görüntü sunmalarına sebep yoktu.

Buffalo’daki Roswell Park Memorial Enstitüsünden Thomas Dao 1975’ te, ileri cerrahi teknikler, gelişmiş radyoterapi metodları ve kemoterapik ilaçların yaygın kullanımına rağmen göğüs kanserinden ölüm oranı son 75 yılda değişmedi’’ derken, aynı yıl Dünya Sağlık Örgütü’nden W.P.D.Logan WHO Choronicle’da ‘’istatistiklerin ölüm oranında azalma bir yana, gerçekte artmayı işaret ettiğini’’ yazıyordu

Mamografi

Bu sıralar kanser cerrahları da yaptıklarına yeni bir bahane bulmuşlardı. Birkaç yıldır kadınlar göğüslerini periyodik olarak kendi kendilerine kontrol etmeye ve bir kitleye rastladıkları an doktorlarına haber vermeye teşvik ediliyordu. Fakat pek çok kadın bu uyarıyı dikkate almadığı gibi alanlarda ancak ele gelebilecek duruma ulaştığında büyümenin farkına varıyorlardı. Bu yüzden düzenli röntgen ışını kontrollarıyla tümörlerin başka yere yayılmadan oluşum sahasında farkına varılabileceği iddia ediliyor, Sam Shapiro ve arkadaşlarının New York’ta yaptığı denemeler tümörlerin gerçekten on sekiz aya varan bir süre önce teşhis edilebileceğini gösteriyordu.

Yalnız Shapiro uyarıyordu: Erken teşhisin yaşama süresini uzattığına dair bir delil yoktu ve genç kadınlar her yıl film çektirdikleri takdirde -ki elleriyle kontrol yapmayı tercih ederek buna ihtiyaç duyacaklardı- bu ışınların toplam etkisi bir kanser riski oluşturabilirdi. Shapiro, en azından bir müddet için yalnız elli yaşın üstündeki kadınlardan rutin film çektirmelerini öneriyordu.

Shapiro’nun denemeleri devam etti ve 1977’ de yayınlanan ileri bir rapor önceki bulguları doğruladı. Mamografi 50 yaşın üstündeki kadınlar için bir ümit sunuyor görünse de, 50 yaşın altındakiler için böyle birşey söz konusu değildi. Rapor bir noktayı daha ortaya çıkardı: Mamografi lehine kullanılan tezlerden biri olan ‘’metodun güvenilirliği’’ çürük bir inançtı. Mesela elle kontrol gibi diğer tekniklerle bulunan göğüs kanserlerinin yaklaşık yarısı radyografiyi yapanlarca atlanıyordu. Kadınların daha küçük ama hiç de ihmal edilemeyecek bir oranı da yanlış yere kanser teşhisi konmuşlardı; ilkini takip eden kontrollarda kanserli olmadıkları anlaşıldı.

Sonuçta şu yargıdan kaçmak zor görünüyor ki, kamuoyu sistemli olarak mastektominin faydaları konusunda aldatılmıştır.




Son Yenileme ( Çarşamba, 04 Nisan 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet