| Sık Kullanılanlar Listesine Ekle Salı 02-Aralık-2008 23:15:10 (Sözlük 1.700.000 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Çağın Hastalıklarına Bir Bakış |
| Çarşamba, 04 Nisan 2007 | ||||||||
Sayfa 4 toplam 6 DİYET Mİ, STRES Mİ? A. B. D.’ de halk Framingham’ın mesajını almaya başlamıştı.1960’ların ortalarıyla 1970’lerin ortaları arasında yumurta tüketimi yüzde on iki, süt ve kaymak tüketimi yüzde yirmi, tereyağı tüketimi yüzde otuzun üstünde azaldı. Aynı devre içinde kalp krizinden ölümlerdeki artış önce durdu, sonra tersine döndü ve böylece 1975’e gelindiğinde ölüm oranı on yıl öncesinden beşte bir azalmıştı. Aynı zamanda halk daha az sigara içtiğinden ölüm oranındaki değişiklik yalnızca diyetin değişmesine verilemezdi ama en azından bu değişiklik önceki epidemiyolojık bulgular konusunda güven veriyordu. 1970’lerde Stanford Kalp Hastalığı Programı yürütüldü. Kanda kolesterol seviyesi ve yüksek miktarda doymuş miktarda yağ tüketimi gerçekten risk faktörüdür; birçok memlekette yapılan denemeler bunların birinin veya her ikisinin söz konusu olduğu durumlarda kalp krizine meylin arttığını göstermiştir. Ancak bu ikisi doğrudan ilişkili değildir; birçok miktarda tereyağı veya yumurta yemek illa kandaki kolesterol seviyesini yükseltmez. A. B. D.2de bir zaman için en çok şüphe çeken faktör hareketsiz hayat tarzıydı; otomobillere ve asansörlere aşırı bir rağbet vardı. Dedelerimizin o büyük öğünleri yiyebilmeleri enerjik hayat tarzlarına bağlandı. 1966’da Lancet dergisinde yazılan raporda:’’Uyarıcı olarak egzersiz yapıldığında vücudun hemaostatik sistemi bu durumu telafi etmeyi öğrenebiliyordu. Framingham araştırma ekibinin bu teoriye fazla arka çıkmaması belki şaşırtıcıydı ama onlar risk faktörü olarak şişmanlığı suçluyordu. Ekipten William B. Kanel, ‘’hareketsiz bir hayat tarzı ve aşırı yemenin beraberce’’ hastalığa katkıda bulunduğu fikrindeydi. Fakat egzersizin bir korunma yolu olduğu yolundaki deliller zayıf kaldı. TİP A- TİP B Kaliforniyalı iki kardiyog, Meyer Friedman ve Ray H. Rosenman yaptıkları tetkiklerle ‘’Tip A’’ kişiliğinin genel bir tarifini yaptılar ve bu tarifin kendi hastalarına da uyduğunu gördüler. Hemen hemen istisnasız, bu hastaların hepsi zamana karşı bir yarış duygusu ve aşırı rekabet güdüsü içindeydiler. Bu sebeple de kolayca sinirleri bozuluyordu. Tip B ise telaşlı, hırslı, rekabetçi olmadığı düşünülen kişiler olarak tanımlandı. Alışkanlıklarında bir grubun diğerinden daha riskte olduğunu düşündürecek bir fark olmamasına rağmen Tip A’lar içinde hastalık oranı Tip B’lerden üç kat fazlaydı ve Tip B’ler arasında hiç kimse kalp krizinden ölmemişti. BİOFEEDBACK Tip A’ların Tip B ‘lere göre daha fazla riskte olduklarının keşfi, bu teori kabul görse bile, kendi başına Tip A kategorisindekilere ancak sınırlı bir korunma sağlayabilirdi. Stres sebeplerinden sakınmaya kendilerini alıştırabilirlerdi, ama iş veya ev hayatları kendilerini stresli durumlara sokuyorsa, bunun ancak sınırlı bir yardımı olabilirdi. Tip A’ların gevşemesini ve stresli durumlara uyum yapmasını öğrenmelerini mümkün kılacak bir tekniğe ihtiyaç vardı. Bundan yarım yüzyıl önce, kendi kendine telkinin gücü Fransız kimyacı Emile Coue tarafından öne sürülmüş ve bir Alman doktor, Johannes Schultz tarafından gösterilmişti. Schultz, gevşemiş bir zihni yapıdaki hastaların kol ve bacaklarını, hata parmak uçlarını oto-telkin yoluyla beş derece kadar ısıtabildiklerini bulmuş ve gündelik rahatsızlıklarda (öksürük, soğuk algınlığı vs.) hastaları, aynı metodu kullanarak kendilerine müdahaleyi teşvik etmek için ‘’otojenik eğitim’’ini gerçekleştirdi. Kan basıncı için biofeedback sağlamak kolay görünmüyordu; standart manşet bağlama sıkıcıydı ve uygun değildi. TIBBİ MODEL 1960’lardan 1970’ lere toplanan veriler, tıbbın yerini tedavi edici olmadan psikososyal temele göre koruyucu olmaya doğru değiştirmek üzere zorluyordu.1980’ne gelindiğinde bu yönde etkili olacak herhangi birşey yapıldığına dair pek işaret yoktu. Zaman zaman dergilerin editorial bölümlerinde koruyucu tedbirlere daha dikkat edilmesi gerektiğine dair yazılar çıkıyorsa da klinikte bu konuda göze çarpan tek uygulama görüntüleme yöntemi oldu. Fakat bu yöntem güvenilir olmaktan uzaktı. Görüntülemenin noksanı; önyargılarına uygun olarak, Tip A/ Tip B kişilikleri gibi faktörlerin hesaba katılmasına nadiren izin vermesi oldu. World Medicine Dergisinde; ‘’kalp hastalığını önlemeye yardım etmenin yolu, ‘’şirketlerin çalışanlarına yüklediği aşırı yük ve mecbur kıldığı hayat tarzına karşı birşey yapılıp yapılamayacağını araştırmaktır, yoksa yıllık check-up ‘lar için harcanan birkaç poundla geçirmek işin kolay yoludur’’. ‘’Belirli kurallara’’ yapışıp kalmak araştırma için ayrılan büyük miktarda kaynağın hastane ve laboratuarlara akmaya devam etmesine yol açarak yalnız sembolik miktarda paranın iane kabilinden psikososyal faktör konusundaki incelemelere ayrılmasının sebebi oldu. Önemine binaen stresin dikkate alınmasını isteyen araştırmacıların ısrarına rağmen meseleyi kalp hastalığının psikososyal bileşeninden iyice uzaklaştıracak moleküler, biyokimyasal çalışmalar son zamanlarda araştırma fonlarının gittikçe artan miktarını çekiyor. Köprünün Altından Geçen Sular Tıbbi, hukuki veya ticari olsun bütün sahalarda benimsenen illüzyonlardan biri, geçmişteki başarısızlıklar ne olursa olsun, ‘’köprünün altından geçen sular ‘’ gibi geçmişe havale edilerek temize çıkıldığının zannedilmesidir. Tıpda yeni teşhis aletlerinin, yeni cerrahi tekniklerin ve yeni ilaçların devamlı akımıyla bu illüzyon desteklenir. Geçmiş yanlışların sistemdeki bir zayıflığa işaret sayılması bir yana, ilerlemenin delilleri olarak görülmesi mukadderdir. Modern tıbbın ‘’bir yürüyen merdivenden ziyade ayakla döndürülen bir değirmen’’ üzerinde olduğu özellikle kalp kriziyleriyle ilgili araştırmalarda ve tedavi biçimlerinde ortaya çıkıyor. Kardiyologlar hep daha önceki metodlara dönmek dürtüsüne sahiptirler; yanlış kullanılmış, hatta yalnışlığı bulunmuş uygulamaları canlandırarak hastalar üzerinde tekrar denemek isterler. Suçlu olanlar yalnız kardiyologlar değil; Kraliyet Genel Pratisyenler Koleji komitesinin arterial hastalıkların önlenmesiyle ilgili 19812 raporu da aynı görüşü paylaşıyor. Yine de psikosomatik geleneğinin veya Selye’nin başını çektiği araştırmacılar, stresin kalp krizlerindeki yerinin önemini göstermeye devam ediyorlar. Mesela Harward Tıp Okulu’ndan Ward Cassells geniş bir çalışmayla, emekliliği izleyen aylarda ölümcül koroner hastalığı riskinde büyük bir artış olduğunu gösterdi. Emeklilik veya işsizlikten kaçınılamıyorsa bile Tip A ‘lar en azından stres ve kan basınçlarını kontrol etmeyi öğrenerek bu şartlarla başa çıkabilirler. Bir kardiyoloğa bu deliller gösterildiğinde, insanları daha az sigara içmek, daha az doymuş yağ yemek ve meditasyon sınıflarına devam etmek için ikna etmenin kendi işi olmadığını, görevinin gerekli tedbirleri almamış insanları tedavi etmek olduğunu ve böyle pek çok insan bulunduğunu söyleyebilir. Kabul ; fakat ona şunu kabul ettirmek daha zor ki, uzmanlığa yalnız korunmaya ayrılması gereken fonları kendine ayırmakla kalmıyor, aynı zamanda gereksiz, tehlikeli ve aşırı pahalı müdahale şekilleriyle bu fonları kötüye kullanıyor. By-pass ameliyatını kritik eden araştırmalar da şimdiye kadar dikkate alınmadı. Lewis Thomas, ‘’hastalık o kadar yıkıcı etki yaptıktan sonra açık-kalp ameliyatı ile müdahalede bulunmaya, bu korkunç israfa, süresiz devam edemeyiz’’ demesine rağmen bu ameliyat gittikçe artıyor; 1980’ e gelindiğinde A. B. D.’ de yılda yüz bin ameliyat gerçekleştiriliyordu. Ölüm oranını azaltmaktaki başarısızlıklarına rağmen, koroner bakım üniteleri de işlemeye ve çoğalmaya devam ediyor. Son zamanlarda varlıklarını haklı çıkarmak üzere bazı girişimlerde yapıldı. Mesela Brıtısh Medical Journal’da yayınlanan bir raporda, doktor veya eğitilmiş paramedikal personelle donanmış ambulanslarla hareketli koroner bakım konusunun işlenmesi dikkate değer. Bu sistemin önce Belfast’ta, sonra diğer şehirlerde denenmesiyle şu sonuca varıldı; sistem koroner bakım ünitelerine yetişemeden ölen hastaların sayısını, krizin atlatılmasını sağlayan tedbirlerin daha yoldayken alınması sebebiyle, azaltmakla kalmayıp muhtemelen bu tedbirlerin alınmasına kadar daha az zaman geçtiği için koroner bakım ünitelerinde ölenlerin sayısını da azaltıyor. Bununla beraber en büyük ihtiyaç kalp hastalığına yakalanma riskinin azaltılması yönündeki öğüt ve uyarıların daha yaygın biçimde ulaştırılmasıdır: Tip A /Tip B bulgularından nasıl faydalanılabileceği ve stresten kaçınmak veya kontrol altına almak için gerekli tedbirleri; ilerdeki muhtemel tehlikenin işaretleri -hipertansiyon, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı- karşısında, ömür boyu beta-blokere veya o gözden düşünce yerini alacak başka çeşit moda ilaçlara çaresiz bir teslimiyet dışında yapışabilecekler: Charing Cross Hastahanesi’ndeki kalp hastaları için yürütülen türden gevşeme tekniği, egzersiz ve diyet konusunda esnek kurslar; bazı grupların ön kabullerine göre değil kişilerin katılım, bünye, ev çevresi, iş ve hayat tarzlarıyla ilgili ihtiyaçlarına göre hazırlanmış kurslar. |
||||||||
| Son Yenileme ( Çarşamba, 04 Nisan 2007 ) | ||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|