Türkçe Bilgi

Sık Kullanılanlar Listesine Ekle
Salı 02-Aralık-2008 23:26:00
(Sözlük 1.700.000 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.)
Bulunduğunuz Sayfa: Anasayfa arrow Kitap Özetleri arrow A arrow Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri
Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri
Çarşamba, 04 Nisan 2007

Yazının Diğer Sayfaları
Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri
Sayfa 2
ARAP SİYASİ DÜŞÜNCESİNİN SEYRİ 13 MART 1997

Yazar : Hamid İNAYET
Yayınevi : Yöneliş Yayınları
Baskı : İstanbul / 1991 / 320 shf.

GİRİŞ

Bu kitap Arap uluslarının çağımızdaki siyasal hareket konumlarını hazırlayan düşüncelerin değerlendirilip irdelenmesini konu almıştır. Bu düşüncelerin oluşması ve meyvelerini vermesi bir buçuk asra yakın Napoleon’un Mısır’a saldırmasından II. Dünya Savaşı’na kadarki bir zaman dilimi içinde cereyan etmiştir. Arap adı, bir çok ulusu kapsamakla birlikte bu kitap daha ziyade Mısır ve Şam’ı göz önüne almaktadır.

Araştırmanın Mısır’ı konu alarak daha çok işlemesi, Mısır’ın diğer Arap toplumlarından önce Batı ile temas kurmaya başlaması ve kendine gelmesi sebebiyledir.

Kitap, Arap siyasi düşüncesinin seyrini ele alırken, daha çok son dönemi göz önüne almış ve Arap siyasi düşüncesinde etkili olan şahısların hayatlarını ve fikirlerini konu edinmiştir.

Kitap, giriş olarak Arap siyasi tarihine topluca bir göz atmış ve Arap dünyasında söz ve fikirleriyle etkili olmuş ve toplumu yönlendirmiş şahsiyetler üzerinde bir inceleme yapmıştır.

Bütün dünyayı etkileyen iki ihtilal:

1-Endüstri inkılabı

2-Fransız ihtilali

Değişim bu iki kaynaktan.

Abduh

Değişimin kapısını aralayan isimdir. Tüm Arap alemine etkili olmuştur. İslam dünyasındaki problemler iki ihtilalle beraber başlamıştır. Endüstri ihtilaliyle dünya devletleri arasındaki ilişkiler değişiyor. Kültürel saldırı yerini ekonomik savaşa, sömürüye bırakıyor. Ekonomik menfaatler ve hammadde bulma arzusu bu ihtilali getiriyor. Mesela Mısır, İngiltere’ye hammadde sağlayan bir ülke olarak kullanılıyor. 1880’li yıllarda M. Ali Paşa, gelirleri askeriyeye yediriyor, zorla Mısır’lıya pamuk ektiriyor. Pamuk geliri askeriyeye harcanıyor. Tamamen M. Ali Paşa’nın şirketi kar alıyor.

Modernizm

İslam dünyasının kendi iradesi dışındaki gelişime, modernizme dayanır. Önemli olan gelişen olayların gayri iradi olması.

Bunların karşısında İslam dünyasının iki tercihi var:

1-Batı ile uzlaşma: Bunlara ‘modernist’ diyorlar

2-Batı’ya sırtını dönme: Bunlara da Reformist diyorlar.

İlk nesil uzlaşmacıdır. Sonrakiler de Genç Osmanlılar. Yani Panislamizm. Avrupa’dan parlamentoya alınan Sultan yerinde dursun, onun davranışlarını kontrol edelim diyorlar. Bu genç Türkler iki nesil sonra İttihadcılar, sonra M. Kemal. Bu modernistler her ülkede değişik değişik zamanda çıkıyor. Herkesin de problemi farklı farklı.

Osmanlı’nın problemi Batı’ya yakınlaşma. Tanın problemi kimliğini koruyabilme. Mısır’ın problemi Osmanlı’dan ve İngiliz’lerden kopabilme.

Osmanlı, bir devlet sistemine sahipti. Ancak bunu düzeltmek istiyordu. Mesela orduyu düzeltmeye çalışıyordu. Bunun gibi daha başka değişikliklere de gidiliyordu.

İslam Reformistleri

Ulema, Kabile Reisleri, Tarikat Liderleri, Esnaflar vb.’dir. Bunlar gerçek İslam’ı ortaya koymak için çalışıyorlar. Bid’atlardan İslam’ı kurtarmaya çalışıyorlar. Vehhabilik’le değişik bir görünümü oluyor. Bu akım, şehirleşme ve zirai faaliyetlerin olduğu yerde taban buluyor. Merkezi idareden uzak yerde de neş’et ediyor.

BİRİNCİ BÖLÜM: MODERN DÖNEME BİR GİRİŞ

Arapların İslam’dan sonraki siyasi tarihlerine kısaca değinen yazar, meseleyi son döneme getirip, burada yoğunlaştırıyor.

Arapların geçmişteki mutluluk ve güçlülük çağı, İslam’ın ilerleme ve güçlülük çağıyla aynı zamana rastladığı için, kimi Arap yazarları, İslam’ın Arap ulusunun dini ve Arap ulusunun da İslam bekasının en büyük öğesi olduğu görüşünü ortaya atmışlardır. Bunlar arasında gerçek İslam’ın Arap İslam’ı olduğunu düşünen kişiler bulunmaktadır. Arap tarihi dönemleri arasında hepsinden daha çok Emevi döneminde Arap ulusu tarihinde seçkin bir yeri bulmakta olup, bu dönem, Arabın ulusal bilinç ve duygusunun başlangıç dönemi olarak alınmıştır.

Emeviler, Mülk kurmak ve yönetimin üst makamların tümüne kendi hanedan üyelerini tekeline vermek yoluyla Arap olmayan Müslümanların aleyhine bir tür Arap otoritesi sistemi oluşturmuştur.

Bernard Lewis’in deyişiyle: ‘Muaviye’nin kurduğu egemenlik temelde Arap özelliği taşımaktaydı. Dini niteliği yitirmiş, ama henüz saltanat biçimine dönüşmemiş olan bu egemenlik, Cahiliyye Araplarının, kabile şeyhlerinin güçlerinin sürmesi ve genelleşmesi şeklindeydi. Emeviler kendi otoritelerini sağlamlaştırmak için Arapların milletlerden üstün olduğunu ileri sürdüler. Diğer milletler hususiyetle İranlılar bunların en aşağı konumunda, köle olarak görülüyordu. Emeviler döneminin tersine Abbasi dönemi, bir çok ulusçu Arap yazarların gözünde değer ifade etmiyor.

Bunun sebebi: Abbasi döneminin ilk devreleri Arap ve Arap olmayan çeşitli Müslüman ulusların eşitlik ve birliğine tanık olmuştur. İlk dönemde özellikle İran’lılar Halifenin yanında önemli mevkilere kadar geldiler. Bu durum Me’mun dönemine kadar devam etti. Araplar istibdadı yeniden ele geçirmek için çabaladılar.

Fakat bu dönem de geçici oldu. Çok geçmeden Halife Mu’tasım döneminden başlayarak, Türkler halifelik kurumunda güç elde ettiler. Ayrıca İranlılar ve Arap olmayan Müslümanlar arasındaki bağımsızlık hareketleri de güçlendi ve sonunda Abbasi devletinin genel çöküşü ve duraklayışıyla birlikte Moğol saldırısı, Arap siyasi dönemine bütünüyle son verdi. Bu dönemde bir çok ulusçu Arap yazarı, Abbasi halifeleri döneminde Müslümanların birlik ve eşitliğinin İslam kültür ve felsefesi alanında parlak sonuçlar oluşturduğunu itiraf etmekle birlikte, daha çok o dönemde Arabın güçsüzlüğünün ve düşüşünün başlangıcı olarak görmektedir. Bu dönemden başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılışına kadar yedi yüzyıl süresince ulusal bilinç tarihinde bir nefret yaşandı.

Bu son dönemden başlayarak Arap uluslarının hepsinden daha çok üzerinde durdukları ve sıkıntısını çektikleri özellik; Arap’lar üzerindeki yabancı egemenliğidir.

Çağdaş Arap yazarları, kendi tarihlerine bu açıdan baktıklarından, Arap’ın bilinçsizlik ve güçsüzlük içinde bulunduğunu o dönemde iki hareketin süzgecinin çok etkili ve önemli olduğuna inanmakta ve onları Arapların uyanış etkenleri ve nedenleri arasında saymaktadırlar: Biri Arap Yarımadasındaki Vahhabi hareketi, diğeri Kuzey Afrika’da Senusi hareketidir.

Vahhabi hareketi Muhammed b. Abdülvahhab’ın (1703-1704 - 1791-1792) önderliğinde Necd bölgesinde başlamıştır. Abdülvahhab ve takipçilerinin ileri sürdükleri gibi bu hareketin hedefi İslam’ın başlangıçtaki saflığına ve katışıksızlığına döndürülmesi ve dindeki bid’atle savaşımı idi. Abdüvahhab hayatı boyunca bir çok İslam ülkesini gezip gördü. Öğrenimini Medine’de tamamladıktan sonra Dört yıl Basra’da, dört yıl Bağdat’da, bir yıl Kürdistan’da, iki yıl Hemedan’da, dört yıl İsfahan’da kaldı. Bu gezide islam mezheblerini yakından inceledi. Necd’e geri döndüğünde gekçekte bütün İslam mezheblerine karşı savaş ilanı mahiyetindeki öğretisini açıkladı. O, çağ dışı Müslümanları bütünüyle bid’at, şirk ve küfür saydı. Tevhid esasları ‘hareketsiz ve ruhsuz şeylerden bereket ummak, Allah’dan başkasından yardım dilemek, muska yazmak, salihlerin mezarını ziyarette aşırıya kaçmak, büyü, gaybdan haber vermek ve falcılık gibi işlerin yasaklanışı ile ilgili ayetler ve hadisler aktararak kendi söyleyişi ile; Müslümanların kaynaklarından sapmalarını açığa çıkarmaya çalıştı. Abdülvahhab böylece Müslümanların kendi yanlış hareketlerini bahane ederek tüm Ehl-i Sünnet mezhebleriyle çatışmaya girdi. O’nun zamanında Araplar Osmanlı’ların hakimiyetinde oldukları için, onun hareketi, Osmanlı karşıtı bir şekil aldı.

Vahhabiler sadece Hanbeli Mezhebine cephe almadılar. Hanbeli Mezhebi’ne bağlı Necd’in Suudi emirleri Vahhabi fırkasına girdikten sonra, Umman, Necran, Yemen ve Asirtantut’un Fırat kıyılarına ve Şam’a kadar geniş bir bölge onların buyrukları altına girmeye başladı. Osmanlı için büyük bir tehlike durumuna geldi. Sonunda Mısır Hidivi Mehmet Ali, Osmanlı Sultanı tarafından Vehhabilik’in başının ezilmesi için görevlendirildi. Mehmet Ali, Vehhabi’leri yenerek çökertti. Fakat bir süre sonra Vehhabiler güçlenerek kendilerini toparladılar. bu güçlenmeleri, içinde bulunduğumuz yüzyılın üçüncü on yılında Necd ve Hicaz’ı egemenlikleri altına alarak Suudi Arabistan devletini kurmalarına dek sürdü.

Senusi, hareketi ise Müsteganim, halkından Muhammed b. Ali Senusi idaresinin önderliğinde Cezayir’de başladı. Senusi sülalesi mezhebini Ali b. Ebu Talib’e (ra.) dayandırmaktadır. Senusi’lerin ataları, Hasani İdrisileri adıyla bir süre Mağrib-i Aksa’da hükümdarlık etmişlerdir. Muhammed b. Senusi de Kuzey ve Doğu Afrika ile Hicaz gibi İslam ülkelerini dolaştıktan sonra, Müslümanların durumlarını düzeltmek çabasına girerek Abdülvehhab gibi, Müslümanların İslam esaslarından sapmalarını onların dağılmalarının ve geri kalmalarının kökenini oluşturduğunu dile getirdi. Senusi’nin oğlu Muhammed, Mehdilik iddiasında bulundu. onun hareketi şu anki Libya’nın bulunduğu yer olan Mısır’ın batısında ve Cezayir sahrasında bir çok takipçi buldu. Bir süre sonra da Sudan’a sıçradı.

Bu olay, Fransa ve İtalya’nın Kuzey Afrika’ya saldırılarıyla aynı döneme rastlamaktadır.

Mısır’ın Öncülüğü

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünü ve gerilemesini ganimet sayarak Tanzimat Dönemi başlamadan önce bile bağımsızlık arayışı içinde bulunan ilk millet Mısır’dır.

1978 yılında Napoleon’un Mısır’a saldırması ve bu saldırıyı geri püskürtmek için M. Ali Paşa, III. Selim tarafından görevlendirilmesi, bağımsızlığı hızlandırdı. Arnavut asıllı M. Ali Paşa başlangıçta Osmanlı’ya bağlı göründü. Fransız’larla mücadele etti ve Mısır’da asayişi sağladı. Güçlenince de Mısır’ın bağımsızlığını ilan etti.

M. Ali Paşa, mısır yönetim ve toplum hayatında büyük düzenlemelere başladı. Merkezi ve güçlü bir devlet oluşturdu. Tımar sistemini yürürlükten kaldırdı; sulama için kanallar oluşturdu; tarıma son derece önem verdi; ilk sanayii kurdu ve Batı yapımı fabrikaları Mısır’a getirdi.

1830 yılında pamuk, yün, ipek, şeker, cam, deri ve kimyasal ürünler Mısır için üretiliyordu. Sermaye devletin ticaret tekellerinin girdilerinden ve zenginlerden alınan zorunlu borçlardan elde ediliyordu. Gerekli işgücü de köylülerden karşılanıyordu. Ayrıca yurt dışına öğrenim görmek için, başlangıçta 300 öğrenci gönderildi. M. Ali Paşa Radika yenilikleri önünde engel olarak görüyor ve kendine karşı çıkanları bir yemeğe çağırıp, sonra da onları katlediyordu.

M. Ali Paşa, Mısır’ı Osmanlılar’a bağımlılıktan kurtarmakla birlikte, daha çetin bir duruma düştü. Mısır bu defa da Avrupa devletlerinin esir ve sömürgesi haline geldi.

M. Ali Paşa döneminden sonra İsmail döneminde Mısır maddi ilerleyişinin olumsuz yanlar da ortaya çıktı. Yönetimdeki üst düzey yöneticilerin sorumsuz ve bozguncu davranışları ülke gelirlerinin boşa harcanmasına, devlet hazinesinin yıldan yıla azalmasına ve Mısır’ın dışarıdan aldığı borçları ödeyememesine sebebiyet verdi. Ayrıca Mısır ekonomisi tarıma dayalı idi. Hatta Amerika’daki iç savaş neticesinde pamuk fiyatları dünya piyasasından aşırı yükselince, M. Ali paşa pamuk üretimine çok yatırım yaptı. Ülke gelirinin büyük bir kısmı pamuğa dayalı hale geldi. Pamuktan elde edilen bu paranın büyük bir kısmı orduya ve silaha yatırıldı. Halk ağır vergilere bağlandı. Daha sonraki yıllarda dünya piyasasında pamuk üretimi artınca, Mısır’ın pamuğu para etmedi ve elinde kaldı. Borçlarını ödeyemeyen Mısır, Avrupa devletlerinin müdahalesine açık hale geldi.




 
< Önceki   Sonraki >