| Ord. Prof. Şemseddin Günaltay |
| Çarşamba, 13 Eylül 2006 | |
![]() 1883 yılında Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde doğdu. Yüksek Öğretmen Okulu Fen Şubesinden mezun olduktan sonra Lozan Üniversitesi Tabiiyat Bölümünü bitirdi. Özel olarak Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Kıbrıs İdadisi’nde öğretmenlik, Midilli İdadisi, İzmir ve Gelenbevi Liseleri müdürlüklerinde bulundu. 1915 yılında İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi Türk Tarihi ve İslâm Kavimleri Tarihi Müderrisi tayin edildi. Süleymaniye Medresesi’nde Dinler Tarihi ve İslâm Felsefesi okuttu. 1924 yılında İlahiyat Fakültesi’nin kuruluşunda bu fakültenin başına getirildi. 1915 yılında Ertuğrul Sancağı (Bursa)’ndan Bilecik Mebusu seçilerek siyasî hayata atılmıştır. Mütareke günlerinde İstanbul Darülfünûnu’nda millî davayı kuvvetle savunan ve gençlere yol gösteren hocalardan biri olmuştur. Ankara’da millî hükûmet kurulduktan sonra, İstanbul Belediye Meclisi’nde üyelik ve başkan vekilliği yaptı. Bu arada, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev aldı. 1923-1950 yılları arasında Sivas, 1950-1954 yılları arasında Erzincan Milletvekilliği yapan Şemsettin Günaltay, 1949’da Hasan Saka’nın istifası üzerine 18. T.C. Hükûmetini kurmuş ve Demokrat Parti iktidarına kadar da Başbakanlık görevini sürdürmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanlığı ve Kurucu Meclis Üyeliği de yapan Günaltay, 1961 yılında İstanbul Senatörü seçildi, ancak aynı yıl vefat etti. 1941’den ölümüne kadar Türk Tarih Kurumu’nun Başkanlığını yapan Günaltay, evli ve 2 çocuk babasıdır. Başbakanı Olduğu Hükûmetler ve Görev Zamanları Büyük mütefekkir ve devlet adamı Ordinaryüs Profesör Şemseddin Günaltay 19 Ekim 1961 günü vefat etti. İstanbul Üniversitesinde senelerce öğretim üyesi sıfatıyla çalışarak binlerce talebe yetiştiren, bütün tarihçilerin ya doğrudan doğruya veya neşriyatı vasıtasıyla hocası olan bu faziletli âlimin kaybı Türklük âleminde ve hassaten üniversite çevrelerinde derin bir üzüntü ile karşılandı. Geniş ölçüdeki neşriyat ile memleket irfanına hizmet ettiğini, içtimaî ve siyasî dertlerimizle yakından alâkadar olduğunu, seksen yıllık ömrünü son nefesine kadar memleket mes'elelerine vakfettiğini bildiğimiz Şemseddin Günaltay'ı şükran ile anmak borcumuzdur. Onun hayatı, gerek siyasi ve gerek ilmî faaliyetleri etraflı bir surette tetkik edildiği zaman, yaptığı hizmetlerin önemi ve yarım asırlık tarihimizdeki mevkii daha iyi anlaşılacak ve bu örnek hayat, gelecek nesiller için birer ders mahiyetini taşıyacaktır. Rahmetli üstadın hatırasını taziz için, Profesör M. Tayyib Gökbilgin'in (6 Kasım 1961 tarihli) Vatan gazetesinde neşrettiği Şemseddin Günaltay başlığını taşıyan yazısını aynen naklediyoruz: "Tam kırk üç sene evvel Kasım ayının başlarında idi. Mondros mütarekesi aktedilmiş, harp kabinesi düşmüş, evvelâ İzzet, Tevfik Paşa kabineleri kurulmuş, Mebusan Meclisi eski hükümet adamlarının âlî divana sevki meselesini müzakere ediyordu. Bu maksatla kurulan hususî encümende -ki buna beşinci şube denilmişti- sorguya çekilmeleri kararlaştırılan Said Halim Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa, Cavid Bey vesaire gibi harbin sorumluluğunu yüklenmiş kimselerin sorguları sırasında, onlara sual soran, bu fecî âkıbetin hesabını isteyenler arasında genç, enerjik ve hamiyetli bir milletvekili üye dikkati çekiyordu; Ertuğrul mebusu Şemseddin Bey. Günaltay'ın ilim ve fikir hayatı ile birlikte, hemen hemen aynı zamanda, siyasî faaliyeti de başlamıştı denilebilir. 1915 de İttihat ve Terakki partisinden bir mebus sıfatiyle Meclise girdiği vakit henüz otuz iki yaşında bir gençti, ilmî fikrî hayatının verimli çağına daha ulaşamamıştı. Gerçi ikinci meşrutiyet devrinin türkleşmek-islâmlaşmak, muasırlaşmak (batılı olmak) parolaları ile umumî efkâr önünde söz ve tartışma konusu edilen fikir cereyanlarına o da karışmış, dinî mecmualardaki neşriyatı ile bir İslâmcı olarak tanınmıştı. Ancak Batı kültürü ile temasından kazandığı tenkid ruhu ile hareket etmekte, koyu şeriatçılardan ve müteassıp dindarlardan kolaylıkla ayrılarak bu istikamette mümtaz bir yer almakta idi. Şemseddin Günaltay'ın Zulmetten nura, Hurafattan hakikata adlı eserleri bu düşünüş ve davranışını açıklamakta, İslâmiyetin terakkiye mani olmadığı gerçeğini nasıl savunduğunu ortaya koymaktadırlar. Şemseddin Bey, dinde aydınlığı ve hurafelerden, taassuptan kurtulmuş saf ve temiz bir müslümanlığın cemiyet hayatında yerleşmesini isterken, diğer yandan da, milletin artık cihadı ekbere başlaması yâni yeni hayatta daima yükselmek, tarihin bize tayin ettiği şerefli mevkii alabilmek için, bilimsel, sosyal, ekonomik ve teknik zaferi temin edecek vasıtaları bulması lüzumunu ve zaruretini ileri sürüyordu. Günaltay, İstiklâl Savaşından ve zaferden sonra diyordu ki: "Yeni Türkiye'nin müstakbel yükselmesi için en büyük tehlike, milletin rehberlerine karşı beslenmesi zarurî olan samimî itimadın sarsılmamasıdır. Bir çok zararlı telkinlerin gittikçe derinleşmek üzere halk ile rehberleri arasında bir uçurum açılırsa, ihtiraslı vatansızların, fırsat düşkünü düşmanların akıl ve hayale gelmez entrikaları baş gösterecek, iç tefrikalar elde edilen bütün kazançları yok edecektir. Türk'ü hiç bir şey yıldırmaz, fakat tefrika öldürür. Türk'ün en korkunç düşmanı tefrikadır. Türk'ün tarihi, tefrikanın daima izmihlâl ile neticelenmiş olduğunu göstermektedir." İşte bu düşünceler, Günaltay'a, Türkün tarihini tanıtmaya, millî ruhunu tahlile, millî karakterini tayin etmeğe sevk etmiş, Maziden atiye adlı kitabını bu gayeyi temine yönelmiş bir kalem tecrübesi saymıştır. Ona göre, cumhuriyetin ilânı sıralarında, bir tarihî devir kapanarak yeni bir tarihî devir başlamıştır ve bu sırada, yeni Türkiye'nin nasıl temeller üzerine kurulması lâzım geldiğini anlayabilmek için, Türk'ün millî ruh ve karakterini, yeni ihtiyaçlarını araştırmaya kat'î bir ihtiyaç vardı. Şemseddin Günaltay, bu türkçü vasfı ile Türk tarihi üzerindeki tetkik ve tetebbularını derinleştirmekte ve genişletmekte idi. Mütareke devrinden beri İstanbul Darülfünununda tedris ettiği Türk tarihini, Türk medeniyet tarihini ilmî ve metodlu yollardan araştırmaya devam etmekte, bir kısım Batı ilim muhitlerinde son yüz yılların kin ve garaz hisleri ile beslenmiş sabit fikirlerini çürütmekte büyük bir başarı gösteriyordu. Bu maksatla, birinci Türk tarih kongresi Ankara'da toplandığı zaman, o "İslam medeniyetinde Türklerin mevkii" konusunda bir tebliğ yaptı ve bunda Türk zekâ ve irfanının İslâm medeniyetinde ne derece âmil olduğu keyfiyetini tayine çalıştı. Atatürk'ün yeni ve yüksek bir ruh ve düşünüş ile Türk Tarih Kurumu'nu tesis ettiği ve millî tarih meselesini, bunun tahlil ve tenkidini, toplum hayatımıza hâkim olmasını istediği bir sırada, Şemseddin Günaltay, ilmî otoritesi ile bu tezi ele alıyor. İslâm medeniyetinin hakiki âmil ve müessirlerini tayin etmenin ilmî bir vazife olduğunu, aynı zamanda, bazı garplı tarihçileri de işhat ederek, "Eğer Türkler islâm camiasına girmemiş olsalardı, islâm medeniyeti vücut bulmaz, o derece inkişaf etmez, o derece geniş iklimlere dağılmazdı" diyerek doğru ve açık bir hükme varıyordu. Diyordu ki, "Türkler neticesinde görüyoruz ki Ebu Müslim ihtilâlinin iktidar mevkiine getirdiği Toharistan, Horasan, Maveraünnehir Türkleri islâm heyeti içtimaiyesi üzerinde nâfiz bir rol oynamaya başladıkları andan itibaren fen, san'at, hukuk, dinî telâkki sahalarının her birinde feyizli bir hareket başlamış, neticede İslâm medeniyeti denilen büyük medeniyet vücut bulmuştur. Emeviler devri nihayetine kadar İslâm câmiasını kaplayan fikrî durgunluğun, Türklerin hâkim bir vaziyette bu camiaya girmelerini müteakip feyizli bir harekete inkılap etmesi sebepsiz değildir. Bu hareketi yapan Türkler irfan, medeniyet, dimağî teşekkül itibariyle câmiayı teşkil eden diğer unsurların fevkinde bulunuyordu". Şemseddin Günaltay, bu sahadaki çalışmalarına büyük bir hız ve vukufla devam etti. Bir taraftan teşriî hayatta vazife yaparken diğer yandan İstanbul Üniversitesinde ve yeniden kurulan Ankara üniversitesinde Türk tarihi hakkında dersler veriyordu. 1937 de Dolmabahçe sarayında, milletlerarası bir mahiyet arzeden, ikinci Türk Tarih Kongresi toplandığı zaman, Günaltay'ın, Türk tarihinin diğer mühim bir problemi üzerinde, "İslâm dünyasının inhitatı sebebi Selçuk İstilâsı mıdır?" konusu hakkında bir tebliğ yaptığını görüyoruz. O, bu tetkikinde IX. ve X. yüzyıllarda islâm dünyasına en parlak devrini yaşattıran ilim hareketinin "Selçuk Türklerinin Ön-Asyayı istilâ etmeleri neticesinde durmuş ve bu hal İslâm dünyasının umumî inhitatına sebep olmuştur" yolunda ileri sürülen yanlış görüşü tahlil ve tenkit etmekte, tarihî vakıaların bilâkis tamamen bunun aksini ispat ettiğini göstermekte idi. Gerçekten, Selçuk Türkleri Yakın-şarka gelmekle, bu bölgedeki anarşik devir son bulmuş, kurulan geniş İmparatorluk dahilinde emniyet ve asayiş teessüs etmiş, halkı ezen haksızlıklar zulümler ortadan kaldırılmış ve bu hal, ticaretin inkişafına yol açtığı gibi, doğu ile batı arasındaki eski ipek ticareti yolu yeniden işlemeye başlamıştı. Bütün din ve mezheplere karşı tarafsızca ve müsamahalı hareket etmek karakterinde bulunan Türkler mezhep kavgalarına da son vererek inanç ve vicdan hürriyetinin Türkistan'dan Akdeniz'e kadar uzanan geniş sahada hükümran olmasını sağlamıştı. Şemseddin Günaltay siyasî hayatta bir çok önemli mevkiler aldığı ve millet hayatında asla unutulmayacak roller oynadığı son devirlerinde de Türk tarihi üzerindeki çalışmalarına ve çok değerli yayınlarına ara vermedi. Yakın-doğu tarihinin bütün olayları ve meseleleri onun çalışma ve incelemeleri sayesinde büyük nisbette aydınlığa kavuşmuş, Anadolu, Suriye, Filistin, İran ve diğer Orta-doğu bölgeleri üzerindeki neşriyatı tarihçiliğimize büyük faydalar sağlamıştır. Türk tarihçiliği, Şemseddin Günaltay'ın şahsında değerli bir hocasını, müstesna bir tarihçisini kaybetmekle derin bir acı ve elem duymuştur. Ancak, yıllarca ders verdiği, feyiz dağıttığı üniversiteler, yirmi bir sene devamlı olarak başkanlık yaptığı Türk Tarih Kurumu, onu temiz ve yüksek bir siyasî şahsiyet olduğu kadar büyük Türk milletinin engin ve şerefli tarihini tanıyan ve ömrü boyunca da genç Türk nesillerine bunu tanıtmaya çalışan olgun bir tarih âlimi sıfatıyla da hatırlayacak ve onun Türk tarihçiliğine yaptığı sayısız büyük hizmetleri daima şükranla anacaktır. ESERLERİ Eski Türk Harfleriyle: Fennin En Son Keşfiyatından. İstanbul 1912 Matbaa-i Ahmed İhsan ve Şürekâsı 192 s. Yeni Türk Harfleriyle: Müslümanlığın Çıktığı ve Yayıldığı Zamanlarda Orta Asya'nın Umumî Vaziyeti. Ankara 193? Başvekâlet Müdevvenat Basımevi. 89 s. |
|
| Son Yenileme ( Pazartesi, 26 Mart 2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|