İSTANBUL - 2010 Avrupa Kültür Başkentinin ilk girişimcilerinden Dr. Cengiz Aktara göre Türkiye uzatmaları oynuyor. Bu çok tehlikeli bir rahatlama. Aktar, İstanbulu tehlike altındaki miras listesine düşmekten kurtaracak kurum varsa, o da 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesidir diyor. İstanbul 2010 Kentsel Uygulamalar Direktörü Mimar Korhan Gümüşe göre de bu sefer iş çok ciddi. Gümüş, UNESCOnun Türkiyenin taahhütlerini yerine getirip getirmeyeceğine dair acil bir soru sorduğunu ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmadan önce İstanbulu atarız dediğini söylüyor. Yrd. Doç. Dr. Asu Aksoy ise Sulukulede örnek bir çalışma yapılmasının İstanbul için önemli bir puan olacağı görüşünde.İstanbulu 1985te Dünya Mirası listesine alan BMnin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, 2004ten beri bu konuda şüphe taşıyor ve durumu yakından izliyor. UNESCO Dünya Mirasını Koruma Komitesi, 2006 yılında İstanbul için kapsamlı ve sert bir rapor vererek, Türkiyeye 2008e kadar süre tanıdı. Geçtiğimiz günlerde komite adına bir heyet, İstanbula geldi ve teftiş yaptı.
Hazırlanan rapor, komitenin Kanadanın Quebec kentinde yaptığı toplantıda değerlendirildi. Eksiklerin giderilmediği kanısıyla, bu kez 2009 Şubatına kadar süre verildi. Bu sürede de eksikler tamamlanmazsa, İstanbul Dünya Mirası listesinden çıkarılıp Tehlikede Altındaki Miras listesine düşecek.
Dr. Cengiz Aktar (Avrupa Kültür Başkenti girişimci-danışmanı):
İSTANBUL BİZİMDİR, KARIŞAMAZSIN TAVRI UNESCO Türkiyeye süre verdi. Ancak bu çok tehlikeli bir rahatlamadır. Türkiye uzatmaları oynuyor. Bu kazanılmış bir zaman değildir. 2006 yılındaki raporda Türkiyenin Şubat 2008e kadar, yani 2 yıl içinde bir koruma planı çıkarması isteniyordu. Yetkililer bunu beceremediler. Şimdi süreyi kısalttılar, 1 Şubat 2009 tarihini verdiler. 2006dan 2008e kadar çıkarılamayan koruma planı 6 ayda nasıl çıkarılacak? Durum vahim. Bir alttaki listeye düşme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bunun şakası yok. Çünkü Türkiye 2010 Kültür Başkenti. Avrupa Kültür Başkenti olacak ülkenin, bir önceki yıl listeden düşürülmesi herhalde bir kabus olacaktır. Çok kötü bir mesaj olur, bunun şakası yok. Biz bu meseleye son derece yerel bakıyoruz ve tavrımız şu: İstanbul benimdir, yakarım yıkarım, istediğim gibi restore ederim, her tarafını ellerim, bana kimse karışamaz! Özellikle Büyükşehir Belediyesinin tavrı budur. İstanbul 1453ten beri bizimdir, kimse de bize karışamaz... Ana tavır budur.
PROJELER STANDART DIŞI, AMA FENER-BALAT ÖRNEK Rapor, Uluslararası standartlara -yani UNESCOnun tayin ettiği koruma, yenileme standartlarına- uymuyorsun. Yaptığın işlerin bunlarla alakası yok diyor. Bugüne kadar yapılmış Küçük Ayasofya, surlar, Süleymaniye olsun; bütün bu projelerin kavramsal yaklaşımında ve icraatında projelerin tamamen standart dışı düşünülüp hayata geçirildiğini söylüyor. Bu bile yeter. İnsan utanır. Buna karşılık mesela AB fonuyla yapılan Fener-Balat projesi vardır. İstanbulda bu devamlı küçümsenir, aşağılanır, görmezden gelinir. Bunun da örnek proje olduğunu söylüyor rapor. Dünyadan ne kadar kopuk olduğumuz söyleniyor yani. 5366 sayılı yasa, yenileme yoluyla koruma yasası, her türlü yıkımı yapmaya açık bir yasa. Koruma falan yapmıyor, daha çok arsa spekülasyonuna yarıyor deniyor.
RAPORDAKİ İFADELER ZEHİR ZEMBEREK Bizi beğendiler, sorun yok diye düşünülüyor. Oysa uluslararası kuruluşların, özellikle BM kuruluşlarının raporlarını değerlendirirken şuna dikkat etmek gerekiyor: Bu raporlar hükümetlararası ortamda yazılır. Dolayısıyla söyleyeceğini her zaman diplomatik dille, yani lisan-ı münasiple söyler. Hiçbir zaman köşeli laflar etmezler. Dolayısıyla bu lisanı doğru okumak ve bunu azımsamamak gerekiyor. Yani bunun ardındaki mesajı, satırlar arasındaki mesajı çok iyi okumak gerekiyor. Bardağın dolu tarafını mı, boş tarafını mı görelim dersek, rapordaki müspet ifadeler ilk başta yer alıyor, ondan sonrası zehir zemberek. Zaten başka türlü olması beklenemezdi. Müspet bölümlere bakacak olursak, hem insan, hem mali kaynaklar konusunda bir takım gelişmelerin olduğu söyleniyor. Ama ondan sonra ayrıntılara girer girmez ve özellikle öneriler bölümünde son derece güçlü ifadelerle eğer 1 Şubat 2009a kadar söylenenler yapılmazsa başımıza neler gelebileceğini de açıkça söylüyor.
2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ KURTARABİLİR 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi, kentin dünya mirası kültürünü öne çıkaracak projeler üretmesi gerektiğini söylüyor; bu çok önemli. Sonuç itibarıyla 2010a çok iş düşüyor. Eğer İstanbulu tehlike altındaki miras listesine düşmekten kurtaracak kurum varsa, o da 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesidir. Yapılması gereken işleri teşvik edecek olan 2010 olacaktır.
Korhan Gümüş (İstanbul 2010 Kentsel Uygulamalar Direktörü):
BU SEFER İŞ ÇOK CİDDİ Bu sefer süre verilmiş değil aslında. Bu sefer doğrudan doğruya, şartlara uyacak mısınız, uymayacak mısınız, imzaladığınız taahhütleri yerine getirecek misiniz getirmeyecek misiniz diye, UNESCO acil bir soru soruyor. Bu acil soruyu kısa dönemde nasıl cevaplandıracağımız önemli. Fazla imkan da yok. İstanbulun Avrupa Kültür Başkenti olması belki buna bir çözüm sağlayabilir. Ama o da büyük bir vizyon gerektiriyor. Bugünkü belediyenin yapması çok zor. Bu sefer iş çok ciddi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmadan önce İstanbulu atarız diyor UNESCO. 2006da iki sene tanınmıştı, şimdi 6 ay süre verildi. Adım atılmazsa İstanbulu liste dışına koyacaklar.
UNESCO TEHDİT DEĞİL FIRSAT 2009 sonuna kadar değil, 2009 Şubatına kadar yönetim raporunun hazırlanması isteniyor. Raporda kentsel canlandırma, mahalle iyileştirme, restorasyon çalışmalarının sözleşmelere uygun olması isteniyor. UNESCO Konvansiyonu dışında ona kılavuzluk eden başka sözleşmeler, ekler var. Türkiye bunlara uymayı 1985te taahhüt etti. Sihirli bir değnek yok elimizde. Yönetim planı zaten İstanbul gibi bir kentin mutlaka yapması gereken bir şey. 1990larda bütün şehirler bunu yaptı. İstanbul 20 senelik bir gecikme ile hareket ediyor. İstanbul halkının lehine olacak olan bir şey. İstanbul halkı kendi refahının gelişmesi için yönetimle diyalog kuracak; turizm sektörü, bütün ticari kuruluşlar... En önemli şey, bu planın İstanbul için nasıl bir fırsat olduğunun anlaşılabilmesi. Tarihi yarımada ile ilgili projeler her seferinde iptal ediliyor. Hepsinin üstünde abuk sabuk kararlar var. İMÇyi Osmanlı konağı yapıyorum diyor, yok... İstanbul gibi bir şehrin 1900lerdeki gibi yönetilmesi mümkün değil. Çok aktörlü bir planlama modeline geçilmesi gerekiyor. UNESCO da bize bu fırsatı sunuyor. UNESCO bir tehdit değil, bir fırsat.
Yrd. Doç. Asu Aksoy (İstanbul 2010 Kentsel Uygulamalar Danışmanı):
2010 AJANSI SULUKULE İÇİN ÖRNEK ARIYOR Sulukule alanında örnek bir çalışma yapılması, çok önemli olacaktır diye düşünüyorum. İnsanları yerinden etmeden, kültürel varlıkları korumaya yönelik bir projenin gündeme getirilmesi çok olumlu, önemli bir adım olacaktır. Rapor incelendiğinde Sulukuleye refere edilerek deniyor ki; burada yaşayan insanlarla, buradaki kültürel toplulukla bir yenileme çalışması yapılmalı. Buradaki insanlar dışarıya atılmadan, yerinden edilmeden, kültürel değerlerini de koruyacak şekilde, sadece binalar değil tarihi ve kültürel mirası insanlarla birlikte ele alınmalı, deniyor. Bu çok net söyleniyor. Sulukule için geç değil. Ortada bir yenileme alanına ilişkin proje çalışması var. Mülklerin satılması işlemi başlamış durumda. Kamulaştırmaya yönelik belediyenin girişimleri var. Bütün bunlar süreci komplike hale getiriyor. Konutlar el değiştiriyor, yeni sahipler var.. Buna rağmen mevcut ve yeni mal sahipleriyle, hem gitmek hem de kalmak isteyenlerle birarada toplantılar yapılarak, bütünlüklü bir çalışma yapılabilmeli. Herkesi memnun edecek bir kentsel uygulamanın yapılabileceğini düşünüyorum. Üstelik İstanbul 2010 Ajansı da yurtdışından bu konudaki örnekleri taşıyarak bir çalışma başlatmak istiyor. Ekonomik olarak fakir ama kültürel olarak korunması gereken bir topluluğun ihtiyaçlarına yönelik, aynı zamanda yeni gelen ihtiyaç sahiplerine yönelik komplike bir projeyi çalışmak, geliştirmek mümkün.
|