DOHA - Orta Asyadan gelen Turan kabileleri İslamı bir din, kültür ve medeniyet olarak alınca Arap hakimiyeti söz konusu oldu. Türk hakimiyeti ise, Viyana surlarına kadar yönelen askeri maceraya Osmanlının önderlik etmesiyle söz konusu oldu. Sonrasında Bağdat, Şam, Kahire ve Mağripe doğru yönenildi. Osmanlı Türklerinin, 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadarki yürüyüşü, askeri-stratejik yönleriyle, ilk Müslüman Arapların 7. yüzyıldan 10. yüzyıla kadarki yürüyüşüne benziyordu.
ARAMIZA AVRUPA GİRDİ Avrupa, son iki yüzyılda Araplar ile Türkler arasındaki tarihi ilişkinin arasına girdi. Hedef ise zayıflayan ve Avrupanın hasta adamı olarak adlandırılacak hale gelen Osmanlı İmparatorluğunun mirasıydı.
Birinci Dünya Savaşı başlarında Britanyalı meşhur istihbarat subayı Lawrence kanalıyla, Mekke Emiri Şerif Hüseyin Bin Ali El Haşimiye bağımsızlığının verileceği ve askeri birliklerin sağlanacağı vaadiyle, Arap yarımadasında ve Şam diyarında Araplar, Türklere karşı kışkırtıldı.
ARAPLAR TÜRKLERE KARŞI KIŞKIRTILDI Doğunun ve yarımadanın Arapları, Osmanlılara karşı ayaklandı ve bu ayaklanma Büyük Arap Devrimi olarak bilindi. Osmanlılar dört asırlık hakimiyetten sonra topraklardan ayrıldılar. Fakat doğunun Arapları çok geçmeden Britanyanın vaatlerinin zayıflığını anladı. Bu vaatler, Britanyanın Siyonist harekete verdiği ve Balfour Deklarasyonu olarak bilinen başka vaatleri örtbas etti. Bu durumun sonucu olarak, Arap yarımadası daha fazla parçalandı ve İsrail bölgeye ekilmiş oldu. Araplar hala bunun faturasını ödüyor.
Son yüzyılda, Arap ve Tüklerin arasındaki köprünün altından çok sular aktı. Üç nesil boyunca Türklere, Müslüman-Arap kardeşlerinin, ülkelerini bölen ve işgal eden Batılı yabancılarla bir olup, kendilerine ihanet ettikleri ve sırtlarından hançerledikleri öğretildi. Üç nesil boyunca Araplar da, Türklerin belanın sebebi olduğu yönünde eğitildi. Zira Türkler işgal etmişler, despotluk yapmışlar, Araplara eziyet etmişler ve böylelikle Araplar geri kalmışlar, zayıflamışlar ve 19 ile 20. yüzyılda yükselen Batılı hegemonya güçleri için kolay yutulan bir lokma olmuşlardı.
ATATÜRK DEVRİMİ ÖNDERLERİ ARAP ETKİSİNİ SİLMEYE ÇALIŞTI Türk ve Arap iddialarının, doğruluk payı olmasına rağmen, yakın zamana kadar sonuç, karşılıklı kınama, küçük görme ve kabalıktı. Fakat Osmanlı hegemonyasına karşı çıkan ve ayaklanan Araplar gibi Türklerin kendileri de Osmanlı saltanatına karşı çıktılar ve ayaklandılar. Onları iktidardan söküp almakla yetinmeyen Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki devrimin liderleri, Türk toplumunun dokusuna yerleşmiş kültürel Arap-İslam etkisini silmeye çalıştılar.
Türk dilinin yazımında Arap harflerinin Latin harfleriyle değiştirilmesi, Arapça sözcüklerden temizletilmesi, İslam dininin devlet, toplum ve eğitim işlerindeki etkisinin azaltılması bu değişikliklerden bazıları. 1923te doğan Türkiye Cumhuriyeti, yüzünü parçası olmak istediği Avrupaya döndü. Fakat Avrupa, Türkiyeye sevgi beslemedi. Mustafa Kemal Atatürk, arkadaşları ve haleflerinin hayal ettiği hızlılıkta kapılarını açmadı. Üç nesil sonra Türkler, tarihlerini ve kültürlerini tekrar araştırmaya, sadece Avrupadaki batıyla değil, yedi asır önce geldikleri doğu ve Müslüman Arapların bulunduğu güneyle komşuluk ilişkileri kurmaya başladılar.
AKP ANADOLUYA İTİBARINI VERDİ Doğu ve güneydeki komşular aynı uzaklaşma yıllarında değiştikleri için, son yirmi yıl içinde yeni bir psikolojik denklem ve kültürel vicdan oluşmaya başladı. Petrol ve ekonomik çıkarlar, Türkler ile doğu ve güneydeki komşuları arasında bu yeni denklemin oluşmasına destek oldu. Aynı zaman zarfında, batıya yönelik şevkin ve sürüklenmenin harareti, tamamen soğumasa da periyodik olarak azalmaya başladı. Zira AB üyeliği hala Türkiyenin stratejik hedefini temsil ediyor.
Türk vicdanındaki kökleri derin İslam kültürü ile Mustafa Kemal Atatürkün derinleştirmeye çalıştığı laik, Batılı kültür arasındaki denklem, Türkiyenin bulunduğu bölge içindeki güç dengesi için de önemli. Fakat Atatürkün girişimi sadece büyük kentlerde orta ve büyük burjuvazi sınıflarda başarılı oldu. Recep Tayyip Erdoğanın liderliğini yaptığı AKPnin yükselişi ise, Anadoludaki taşra ve fakir kentlerdekilere itibarlarının verilmesi olarak görüldü. Ilımlı, demokratik, İslami bir görünüme sahip AKP hükümetiyle birlikte güzel, Osmanlı tarzı Türk minareleri günde beş defa ezanla yankılanıyor, içki yasak değil, gece kulüpleri kapatılmıyor, kadınlara başörtü dayatılmıyor, Ermeni ve Yahudi gayrimüslimlere baskı uygulanmıyor.
Fakat gerçekten de Arapların dikkatini çeken husus, Türkiyede laikler ile İslamcılar arasındaki rekabet ve çekişmenin demokratik, barışçıl idaresi ve her tarafın sorunlarda parlamentoya, yüksek mahkemeye veya direkt seçmene başvurması.
Laik-Kemalistlere, bu demokratik ve barışçıl çekişmede önderlik eden, ordu ve sivil bürokrasi tarafından da desteklenen CHP. İslamcılara ise, kamuoyunun çoğunluğunun ve ABnin destek verdiği, yüzde 47 gibi parlamenter çoğunla sahip AKP önderlik ediyor.
ABDE LAİKLİK YASA GÜCÜYLE DAYATILMADI AKPnin üniversite öğrencilerinin ve genel olarak kamu sektöründeki kadınların başörtü savaşını ve bu krizi idaresi ise şaşırtıcı. AKP başörtüsünü dayatmayan anayasal ve hukuki bir düzenleme çıkararak, sadece başörtü yasağını kaldırdı. AB ise, Türk vatandaşların seçim özgürlüğü ilkesinin yanında yer aldı ve birkaç ay önce çıkan anayasal düzenlemeyi iptal eden Anayasa Mahkemesinin kararına yönelik tutumunu gizlemedi. Yine AB, Türk başsavcısının Anayasa Mahkemesinden, son iki parlamento seçiminde çoğunluğu kazanan AKPnin laiklik ilkelerini ortadan kaldırdığı iddiasıyla kapatılması yönünde karar çıkarması talebini garipsedi.
AB ülkelerinin tamamı laik olmasına rağmen, bu laiklik devlet veya yasa gücüyle dayatılmadı. Aksine vatandaşların çoğunluğunun özgür iradesiyle laiklik alındı. Ayrıca Avrupa laikliği tıpkı İtalya, Almanya, Hollanda ve Norveçte seçim sandıklarıyla iktidara gelen Hıristiyan Demokrat partiler gibi dini eğilimlere sahip partilerin kurmasını yasaklamadı.
Türkiyedeki siyasi ve kültürel çekişmenin demokratik idaresi, siyasi olgunluğun ve kendisine yönelik uluslararası kabulün göstergesi. Bu yüzden Beyruttaki Arap Birliği Araştırmaları Merkezi ve İstanbul Üniversitesi Küresel Araştırmalar Merkezi Türk-Arap diyaloğu başlatıyor. Araplar ile Türkler arasındaki tarihi uzlaşıya hazırlık yapılıyor. İzlenmesi, ilgi gösterilmesi ve destek verilmesi için uygun bir girişim.
*Katar gazetesi El Raye, 28 Haziran 2008, Mısırlı yazar, Arapçadan çeviri:
|