"yarına kalsın artık"

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Eğitim

Etiketler: rapor , ödev , mükemmeliyetçilik ,  , erteleme

birkursunkalem
 

Yazıya başlarken iki şeyi belirtmem lazım: Birincisi bu yazıyı, yarına kadar yetiştirmeye söz verdiğim bir ödevi teslim etmiş olmanın rahatlığı ile yazıyorum. İkincisi de hayatı başarıya odaklı yaşamanın modern dünyanın bir sığlığı olduğunu düşünmekteyim ve böyle yapmayı kimseye önermem (bunu ayrı bir yazıda uzunca tartışabiliriz). Bununla beraber, hepimizin yetiştirmemiz gereken işlerimiz, ödevlerimiz, sunumlarımız, raporlarımız var ve ne yazık ki bir çoğumuzun da işleri son güne bırakma hastalığı var. Ben bu kronik hastalığı hafif haliyle yaşayan biri sayılırım ama çok daha ciddi sorunları olan arkadaşlarımı biliyorum. Muhtemelen şu anda bazı okuyucular da kendilerinden bahsedildiğini hissediyorlar.

  • Pazar akşamlarını hiç sevmeyen çünkü tüm hafta sonu boş oturup ödevlerini o zamana sıkıştıran, sınava çalışmak için sınavdan bir önceki günü hatta o günün gecesini ve sınav günü güneşin ışımasına kadar olan saatleri bekleyen bir öğrenci iseniz
  • ya da patronun "bir hafta sonra masamda istiyorum" dediği raporu son gün yetiştirmeye çalışırken patronun biraz daha süre verebileceğini uman, aylar önceden hazırlanacağı bilinen sunumu son gün apar topar yazıp, sunarken de uykusuzluktan bir türlü dikkatini veremeyen bir çalışansanız şimdi okuyacağınız yazı size ithaf olunmuştur.

Şu anda yurtdışında bir bilim merkezinde çalışan aslında çok başarılı ama benzer sorunu olan bir arkadaşım var. Geçenlerde telefon açtı ve o gün çalıştığı merkezde tam da kendisini ilgilendiren bir seminer verildiğini söyledi. Sağolsun bir kopyasını da bana yolladı. Seminer başlığı "Erteleme ve Mükemmeliyetçilik" Ben de bunu bir gözden geçirip sizlerle paylaşmak istedim. Umuyorum ki bazı problemlerle yüzleşmeyi sağlayacak ve onlara pratik çözümler önerecek  bir yazı olur.

İntihal ile suçlanmamak için referansımızı da verelim. Yazarımız: Dr. M. Klaybor

Önce neleri erteliyoruz neden erteliyoruz sorularını kendimize soralım. Yapılması gereken takvimi belli bir işimiz var ve onu bile isteye ertelemekteyiz. Ne hissederiz? Ben çok kötü hissederim kendimi. Felç olmuş gibi bir şey. İçim huzurlu olmaz hiç, ama nedense bir türlü işe başlayacak gücü de bulamam.

Sonra erteleme nedenlerini sıralamış: " Hiç havamda değilim sonra yaparım" "Şimdi şunu yapayım da onu daha sonra yapsam da olur" "Daha çok vakit var" "nereden başlayacağımı bilmiyorum" "ben baskı altında iyi çalışırım o nedenle şimdi yapmama gerek yok" "ondan önce yapmam gereken işler var" "şimdi rahatlayabilirim o bir şekilde yapılacaktır."

Burada söylenen klasik bahanelere ek olarak iki erteleme efsanesi söylemiş ki birincisi benim başıma sıkça gelir (neden işe başlamadan önce odanın tozunu aldığımızı kitapları düzenlemeye kalkıştığımızı ya da lavaboları ovduğumuzu izah daha iyi anladım) Birinci efsane: " bu karışıklıkta çalışamam, evi güzelce bir temizleyeyim ancak ondan sonra çalışmaya başlayabilirim" İkincisi de "bu işi yapmak için hiç bölünmeden çalışabileceğim en az altı saat lazım bana"

 

Bir psikolog bu erteleme hastalığının aşamalarını açıklarken diyor ki pek hoşunuza gitmeyen belli bir zamana yetişmesi gereken bir işi yapmıyoruz, yapmadıkça iş gözümüzde büyüyor ve daha karışık ve tatsız hale geliyor. Bu arada biz kendimizi rahatlatmak için yapmadığımız işin yerine iş icad ediyoruz hayal kurmak ya da "organizasyon yapmak" ya da bilgisayar başında boşa vakit harcamak gibi. Sonra gün bitiyor biz de "yarın yaparım artık" diyoruz ve bildiğiniz gibi yarın olduğunda her şey baştan başlıyor.

 

Hoşuma giden bir ifade vardı. "Erteleme, niyet- aksiyon boşluğudur" demiş yazar. Niyet vardır ama onu işe döndürene kadar hep uzun bir zaman geçer aradan. Bu tip insanlar iş konusunda başlangıçta iyimser olduklarını "çok rahat yetiştiririm ben bunu" dediklerini o nedenle başlamaya gerek duymadıklarını ve bir süre sonra da geç kaldıklarını fark edip kontrolü kaybettiklerini paniğe kapıldıklarını belirtmiş yazar. Size bir deneyim hatırlatıyor mu?

Sanırdım ki mükemmeliyetçi insanlar, başarılı ve parlak insanlardır. Ama onların bu mükemmel saplantılarının altında örtmek istedikleri bir özgüven eksikliği gizliymiş. İşte bu mükemmeliyetçilik yüzünden de bir işe bir türlü başlayamazlarmış. Bu insanlar genelde "şöyle olmalı, böyle yapılmalı" diye konuşan tiplermiş ve eleştirmeyi severler, ödüllendirmeyi ise daha az yaparlarmış. Burada mükemmeliyetçiliğin tanımı: gerçeküstü beklentiler ya da standartlar. Yapılan işin güzel ve özenli olması gibi olumlu ve masum özelliklerden söz ediyor değiliz.

Bazen hiç sevmediğimiz bir kişinin verdiği işi yetiştirmemiz gerektiğinde bu daha da beter bir sorun olur. İşte bu durumda o kişiye ve o işe karşı olan kötü duygunun, bizim günlerimizi ziyan etmesine izin vermememiz gerekiyor. Bazen de "kendimi daha iyi hissedince, biraz uyuyup uyanınca, televizyonda şu program bitince, biraz dışarıda dolaşıp alışveriş yapıp kendime gelince başlarım" diyoruz ve isteksizliğimizi aşamıyoruz. Böyle bir durumda da hoşumuza giden şeyleri biraz ertelemeyi öğrenmemiz gerekiyor demektir. Eğer kendinizi yetersiz beceriksiz bulmak gibi bir tavır içindeyseniz bunu da sizi tebrik edenlere teşekkür etmekten başlayarak çözmeniz öneriliyor, başarılar için kendi kendinizi de takdir etmeniz gerekiyor. Erteleyen tiplerin diğer özelliklerinden biri de kendilerini kurban gibi görmeleri neden başkaları gibi uygun zamanda çalışamadıklarını anlayamayan lanetli zavallılar gibi görebiliyorlar kendilerini (yani görebiliyoruz kendimizi)

Bundan kurtulursak eğer, hayatımızı daha kontrol altında tutuğumuzu ve daha güçlü olduğumuzu hissedeceğiz ve daha özgür olacağız. Kurtulmak için önce hasta olduğumuzu, boş yere işleri erteleyip durduğumuzu fark etmemiz lazım. Sonra oturup neden böyle yaptığımızı listeliyoruz ve bahane üretip kendimizi kandırmaktan vazgeçiyoruz. Çünkü bu erteleme üreyen bir dert gibi. Erteledikçe işi yapma gücümüz azalıp işten kaçınma duygumuz artıyor ve gitgide yapamama korkumuz perçinleniyor.

Yazar üçlü bir model kurmuş. Diyor ki iş var inanç var ve sonuç var. İş, bizim yapmadığımız o şey. İnanç o işin zevksiz, karmaşık ya da zor olduğuna dair hislerimiz. Aslında bütün işler nötrdür yani ne iyi ne kötü. O nedenle inanç sisteminize bakın ve onu değiştirin. Başarı başarıyı getirir. Hedef belirleyin. Hedefi kısa vadeli olarak belirleyin mesela bugün olarak. Ne kadar uzun vadeye hedef koyarsak motivasyonumuz o kadar kırılır. Bir işte ne kadar çok seçenek varsa o iş o kadar erteleniyor. Sık sık yol ayrımına gelip "şu mu olsa bu mu olsa" diye seçim yapmak zorunda kaldığımız işler hep erteleniyor. O nedenle rutini benimseyin bu bize yeter.  

Bana bu yazının sağladığı en büyük yarar sorunla yüzleşmeyi öğretmesi oldu. Kendimizde akılcı sebepler üretirken aslında uydurmakta olduğumuzu söylemesi. Kaçındıkça kaçınmayı doğuran bir döngü olduğunu da akılda tutarak, özetle yazar erteleme hastalığı olanlara, neden ertelediklerini bir kağıda yazmalarını ve o bahanelerin karşılarına da niye gerçek olmadıklarını yazmalarını öneriyor. Daha sonra da kısa hedefler koyup, sıra dışı yollarla vakit harcamayıp ulaştığımız hedefler için de kendimize aferin demeyi becerebilirsek bu hastalıktan kurtulduk demektir.

Umarım işi olanlar şimdi bu yazıyı okuyup "ben işe başlamadan önce şu erteleme sorunumu çözmeliyim, bu nedenle adamın web sitesine girmeli ve konu hakkında yazılan her şeyi araştırmalıyım, ancak o zaman hazır olur ve işe başlarım" demiyorlardır. Yani aslında "başlayın artık ne yapacaksanız!"

 

 

 

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum yaz

busy