radyo
Yazar:: birkursunkalem Kategori: Tarih Tarih: May 1, 2009
Şu sıralar elimde bir kitap var, kitabı ve konusunu bir gün ayrıca ele alırız belki ama satır aralarında gözüme takılan başka bir nottan yola çıkarak bambaşka bir konuda yazmaya niyet ettim bu seferlik.
Dedem (ki biz ona büyükbaba derdik aslında) barsak kanserinden vefat ettiğinde ben on yaşlarındaydım. Uslu bir çocuk olmama rağmen kızmasından en çok çekindiğim kişiydi. Şimdi hayalimde bir büyükbaba aradığımda onu gülümserken buluyorum oysa, siyah deri kaplı orta boy bir radyonun yanında maç dinlerken veyahut koltuğuna yaslanmış "Beraber ve Solo Türküler" programından bir türküye, ince parmaklarını ceviz kolçağın üstünde tıpırdatarak eşlik ederken. Nur içinde yatsın.
EFEM ne demek?
Şimdi bulunduğum bu şehirde TRT 1 ve Polis Radyosundan başka bir kanal yok. Lüzumsuz bulduğunuz konuşmalar olunca hemen frekansı değiştirip yenisini bulacağınız sayısız pop müzik istasyonu filan yok. Öyle olunca sırf sessizliği kırmak için açık bırakıyorum radyoyu ve daha önce pek dikkatimi çekmeyen şeyleri de dinlerken buluyorum kendimi. " şu anda ... bandından kısa dalga yayın yapan ..." " ding dong ...Good evening. Here is the news..." Birkaç ay önce elimin altında istemediğim kadar FM vardı halbuki. Şu FM bu FM. FM ne demekti?
İçinde kırmızı bir telin sağdan sola hareket ettiği pilli radyomuzu hatırlıyorum. Bir mandalı vardı. Aşağıya çekersen AM yukarı itersen FM.
AM yani "amplitude modulation" ses dalgalarının genliği ile ilgili. Sevmediğim fizik dersi burnumda bitti bunları araştırırken ama benden daha fazla sevenleriniz varsa bilirler ki dalganın bir frekansı bir de amplitüdü yani genliği vardır. Radyo dalgaları da birer elektromanyetik dalgadır. Şimdi kısa dalga dediğimizde dalgalar havaya gidiyor, ionosfere (atmosferin elektrik yüklü tabakası oluyor bu) girip orada kırıldıktan sonra yeryüzüne geri dönüyormuş yani radyo alıcımıza. Ama ionosferdeki değişiklikler, bulut yağmur şimşek gibi olaylar bu yayının kalitesini değiştiriyormuş. Orta dalgada ise dalgalar yeryüzünü izleyerek alıcıya ulaşıyormuş ama burada da yeryüzü şekilleri, iletinin denizden ya da karadan gitmesi yayını etkiliyormuş. FM ise "frequency modulation" sisteminin ismiymiş ve ne kadar yüksekçe bir vericiniz varsa alıcıya ulaşmak o kadar kolay oluyormuş. Uzun mesafelerde yayın yapılamıyormuş FM ile ama kısa mesafede yayın iyiymiş. Internet çağında muhtemelen radyoculuk bu temel bilgilerin üstüne çok şey koymuştur ama benim gibi fiziğe aklı pek basmayan biri için özeti böyle radyonun.
Nereden Esti?
Okumakta olduğum kitaba geri dönelim, satır aralarında rast geldiğim not aynen şöyle:...1934. İçişleri Bakanı Şükrü Bey'in genelgesiyle radyo programlarından alaturka musiki kaldırıldı...
Burada biraz duralım zira siz de benim yaşadığım şaşkınlığı yaşıyor olabilirsiniz. Niye ki? Ne zararı var alaturkanın? Türkiye tarihin nasıl bir çemberi içinden geçmekteymiş, zihinlerde nasıl tahayyül edilmiş yeni ülke ve onun yeni insanı ki böyle yasaklar konmuş? Olayın aslını merak ettim ve buradan yola çıkınca Türkiye'de radyoculuk tarihini de öğrenmek ve paylaşmak vacib oldu.
Bugünden geriye gidelim önce. Özel radyolar ne zaman kuruldu? "Canlarım" diyen Kadir Çöpdemir'i biz ilk ne zaman duyduk? 1992'de Süper FM ve Metro FM kendi kendilerine yayına başlamışlardı ama bunu görmezden gelmek için anayasa değişikliği gerekiyordu bu yüzden de 1993'de yasa değişikliği yapılana kadar kapalı kaldılar. TRT'nin kuruluşu ise 1964. Bu iki tarih arasında olup bitenler bana pek ilginç gelmediğinden başa dönelim şimdi. Sene 1926. İstanbul'da postane binasında Türk Telsiz Telefon Şirketine ait olan ilk radyo (o zamanlar özel bir şirket açmış radyoyu devlet değil) yayına başlamış. Ankara'da da Ankara Palas'ın bir odasından yayın yapılmaya başlanmış. Bazı kaynaklara göre istenen kaliteye ulaşmadığı için 1936'da radyo şirketten alınıp PTT'ye verilmiş, bazı kaynaklara bakılırsa da olay daha başka türlü olmuş. Radyo alıcıları için çok büyük antenlerin kurulması gerekiyormuş ama Genelkurmay bu antenlerden huzursuz olmuş casusluk kuşkusu ile antenleri yasaklamış. Şimdiki gibi o zaman da kabarmış olan bir ekonomik kriz dalgası gelip şirketi büsbütün sarsınca şirket batmış. Sonra da devlet duruma el koymuş. PTT bu işi devraldığında Ankara'da yeni bir verici kurmuş ki o zaman Avrupa'daki vericiler arasında üst sıralarda yer alan güçte bir vericiymiş bu. 1939'da kısa dalga üzerinden yayına başlanmış. 1940'da Basın Yayın Umum Müdürlüğüne verilmiş radyo. Sonra da dediğimiz gibi TRT kurulmuş ve radyoyu devralmış. Peki Türk Müziği yasağı gerçekten olmuş mu? Evet olmuş. Hikaye ilginç ama o dönemde çok sesli müziği gelişmiş, tek sesli müziği ilkel bulan kişilerin propagandaları ile bir yandan milli operalar yazılır oynanırken bir yandan da söylediğimiz yasak konuvermiş. Oysa İstanbul'dan canlı yayın yapan radyonun ilk yıllarında haftada iki gün klasik koro varmış. Şef Mesud Cemil imiş. (Tamburi Cemil Bey'in oğlu). Sonra bir gün yasak gelmiş alaturka musiki icra edenler evlerinde kalakalmışlar. Yasak iki yıldan kısa sürmüş. Nasıl mı kalkmış? Şöyle bir hatıra okudum bununla ilgili. Bir orta yol bulup batı müziği çalgılarıyla Türk Müziği icra etmeye uğraşan müsikiseverler radyoya gidememekte ancak evlerde toplantı düzenlemektedirler. O evlerden birine bir gün Gazi de bir kahve içimliği uğrar. Çalışmalar ilgisini çeker ertesi hafta tekrar uğradığında Tanburi Osman Pehlivan da oradadır. Tanburi Rumeli türküleri söyleyerek Gazi'yi duygulandırır. " Bana annemi hatırlattın" der Mustafa Kemal Paşa. Tanburi de " Paşam emir buyurun şu vasıta (radyo) açılsın halk da annelerini hatırlasın" deyiverir. Paşa da bunun üzerine tanburiye gidip radyoda çalmasını soran, olursa da "senin radyon değil halkın radyosu" demesini söyler. Böylece yasak bitmiş olur. Güzel bir hatıra değil mi? Bir dipnot: bu yasağın kalkmasını Philips'in de sevinmiş olduğu çünkü yasak sırasında radyo satışları düştüğünden bakanlığa başvurmayı düşünmekteymişler zaten.
Sofya Prag Budapeşte
Geçen yaz memleketteydik yine.Televizyonun tüpü mi bitmiş neyse bir şey gösterdiği yok. Eskisi gibi kapımızı çalan da çok olmayınca canımız sıkıldı. Bari bir radyo alsak diye düşündüm. Çarşıya gittik babamla. İşte büyükbabamın radyosuna benzer ondan biraz daha küçük siyah kaplı radyolar vitrinde. " Çoban radyosu mu?" dedi adam. "yirmi lira, bunlar her yerden çeker en iyisidir." Çoban radyosu. İsmi ne hoş. Sürüyü alıp dağın başına gittiğinde etrafta karabaşın havlamalarından, ve mavi gözlü ak tekelerin çıngırağından başka bir ses olmadığında, dünyadan kopmaman için yanında bulundurabileceğin bir şey çoban radyosu.
Daha eski radyomuz da vardı bizim. Lambalı radyo denirdi ya. Ama ne yazık ki daha güzel zamanları çağrıştıran ahşap radyolardan değildi aksine kırmızı plastikti dışı. Çalışmaz oldu sonra da kim bilir nereye atıldı, bir gün gerekeceği umulan tüm eşya cesetleri gibi. Benim en çok merak ettiğim üstündeki yazılardı. Sofya Prag Budapeşte... Kırmızı çubuğu Sofya'ya getiriyordum ama cızırtıdan başka bir şey duyulmuyordu. Anneme soruyordum, "öyle olmaz" demesi tatmin edici bir izah olmuyordu benim için. Belki benden daha evvel akıl edenleriniz var ama ben daha bugün öğrendim radyo üzerine işli o yazıların frekans tablosu olduğunu. Yani bugün mesela nasıl 93,5'de filan radyo çıkıyorsa o zaman da Sofya'da Sofya, Prag'da Prag radyosu çıkıyormuş. Ya da ben radyo kurcalayacak kadar büyümemişken çıkıyormuş da sonra frekanslar sabit kalmamış belki. Yine de sarı bir ampulun ışığında düğmeyi çevire çevire güç bela bulduğum bir kanaldan, karanlık ve durgun bir denizin ötesinden geldiğini hayal ettiğim o yabancı ses geldiğinde dediklerini beyhude anlamaya çalışıp çocukça bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Sofya mıydı Prag mı yoksa Budapeşte mi?
Şöyle bir notlarıma baktım bir şey unuttum mu diye. Yazacaklarım bundan ibaret galiba. İonosferi, genlik ve frekansı düşündüm. Sonra; bugün saba makamından "bir nigah et kahr ile bakma Allah aşkına, sarı giyme saçına gül takma Allah aşkına" diye bir şarkıyı " vay be!" diyerek dinleyebiliyor olmamızı, yetmiş iki yıl evvelinde bir mecliste tanburla çalınan içli bir Rumeli türküsüne borçlu olduğumuzu düşündüm... Hayat ne ilginç!
