15-03-2010 11:43:44
- -
Ana Sayfa Blog

TurkceBilgi.Net Blog Hizmeti

A short description about your blog

sevmediğim üç reklam

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Seyahat

Etiketler: Etiketlenmemiş 

birkursunkalem

Karadeniz’e hiç gittiniz mi? Geçenlerde çığ felaketi nedeniyle adını televizyonda duyduğunuz Ovit dağının keçiyolunu, birkaç yıl önce benden çok daha sıradışı bir grup maceraperest ile çiğnemiş olduğumdan, bu güzel coğrafya ve güzel insanları hakkında az da olsa fikir sahibiyim. Orta Anadolu’nun uçsuz bucaksız düzlüklerinde mağrur buğdayların dolgun başlarını rüzgarda dalgalandırışını, ya da bereket savuran patozları, değirmenleri defalarca otobüs camından izlemiş biri için, Karadeniz’de, insanın ekmeği neden yaptığını ve karnını neyle doyurduğunu anlamak çok güçtür. Çünkü orada yamaç, yamaç ve yine yamaç var. Bizim, evimizin önünde keyif olsun diye ektiğimiz kadar bir yerde o insanlar ellerinden geldiğince çok mısırı dip dibe yetiştirmeye çalışırlar ki ekmekleri olsun. En temel ticari ürünlerinden biri çaydır. Bizim ayak bassak aşağı yuvarlanırız sandığımız yamaçlarda kadınlar çay toplarlar bazen kendilerini bellerinden yukarıda bir yere bağlayıp, düşmekten korunmaya çalışarak üstelik. İlk Karadeniz gezimizde rehberimiz yöre insanın özel çay şirketlerinden yana dertli olduğunu, çünkü paralarını alamadıklarını ya da para yerine ancak işlenmiş çay alabildiklerini söylemişti. Alt komşumuzun her yaz sonu, bize paket paket çay getirdiğine bakılırsa, şimdi de durum daha iyi değil sanırım. Allahtan ki çay bu milletin en sevdiği içecek.

Birazdan okuyacaklarınızı neden yazdığım anlaşılabilsin diye yazıyorum. Bugünkü yazımın konusu aslında sevmediğim üç reklam. Firma ismi yazmanın uygun olup olmadığını bilmiyorum o yüzden de yazmayacağım ama ortalama bir televizyon izleyicisi iseniz, en azından ikisini mutlaka görmüşsünüzdür. İlki şu: Çok popüler bir komedi dizisinde sevilen bir Karadenizli karakterini canlandıran genç bir oyuncuyu granül kahve reklamında görmem öyle içime battı ki bunları yazmadan edemedim. Kahvenin Amerikalıların bağımsızlık sembolü olduğunu okumuştum. İngiltere’ye kafa tuttuklarından İngiltere de çaya ambargo koymuş. Bizimkiler de “sizin çayınıza mı kaldık biz de kahve içiyoruz o zaman” diyerek kahve içmeye başlamışlar. Bütün yabancı film ve dizilerde, elinde kocaman kağıt bir bardakla ofiste kahve içen zeki ve başarılı bir kahraman- iş adamı, bilim adamı ya da polis gibi- bir figür vardır. Kendi çevremde de sabah kahveyle ayılma, yemekten sonra kahve içme gibi modern ritüellerin yerleşmekte, “sıcak bir kahveye ne dersin?” türünden dublaj ağızlarının, “bir çay ısmarla da içelim” alaturkalığının yerini almakta olduğunu gözlemekteyim. Mübarek bir kere acı, ikincisi ellerimde titremeye neden oluyor, üçüncüsü midemi ağrıtıyor. Zaten sevememiştim kahveyi, bu sosyopolitik aroması eklenince iyice soğudum. Bir de çalışkan Karadeniz insanının rızkına vurma gayretini görünce televizyonda, istedim ki sizlerle de paylaşayım bu duygumu içimde kalmasın.


İkinci reklam hangisi? Sizin de kötü reklamlar sıralamasında ilk üçünüz vardır mutlaka. Benimkilerden ikincisi bir banka reklamı. KOBİlere kredi ve danışmanlık hizmetini duyurmaya çalışan bir banka, yine popüler bir başka tiyatrocuyu seçmiş oyuncu olarak. Bankacı olası gelişmeleri anl


masal

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Aşk

Etiketler: sinderella , evlilik , boşanma , aile

birkursunkalem

Bazen hayatımızda işler üst üste ters gidiyor gibi olur. Severiz kavuşamayız, terk ediliriz ya da seviliriz de gönlümüz ısınmamıştır karşıdakine bir türlü. Her şey bitip ortalık durulunca biraz vakit geçip yeni bir başlangıç yapma zamanı gelince, “artık lütfen hayatımda bir sorun çıkmasın” deriz. “Lütfen her şey masallardaki gibi olsun, bütün sıkıntılar bitsin”

 

Evlilik hakkında atıp tutmaktan  çok korkarım. Bu konuda sezgilerim öylesine künt ki. Bazı arkadaşlarımın gözü çok açıktır kim kiminle çıkıyor kim kimden ayrılmak üzere filan hemen bilirler. Bir sefer bana iki kişinin çıktığını söylediklerinde kocaman bir ses ve kocaman bir inanmazlıkla “yok artık!” demiştim. Şimdi o ikisi çok mutlu bir çocuklu bir aile oldular. Bu tip olaylar başıma çok sık geliyor. O zaman niye bunları yazıyor? diyorsunuz. Çünkü anlattıklarımın tersine bir şey de geldi başıma. İkisi de pırlanta gibi olan, ikisini de ayrı ayrı sevdiğim ışıl ışıl bir çiftin boşandığını öğrendim, hem çok şaşırdım hem de çok çok üzüldüm.


cümleten hayırlı ramazanlar

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Din

Etiketler: Etiketlenmemiş 

birkursunkalem

Şöyle bir on beş dakika önce aklıma geldi ne kadar uzun bir ara verdiğim yazılara ve şimdi bilgisayar başına oturdum. Efendim öncelikle hayırlı ramazanlar. Yazmadığım süre zarfında bir sürü şey okudum yine ve içimde birikti de birikti anlatılacaklar ama şu sıralar benim için gündem, hem açlık gibi basit hem de gurbet gibi iman gibi hikmet gibi derin olan Ramazan…

 

Hatırladığım en güzel ramazan neredeyse her akşam ayrı bir akrabamızda topluca iftar yaptığımız aydı. Oysa şimdi, karşıdaki şantiyede topluca oruç açan eli yüzü tozlu alnı yanık sırtı terli işçileri bile kıskandığım, iftarlarda bir yudum sudan da önce gurbeti demir lokma gibi yuttuğum bir ramazanı yaşıyorum. Birlikte sofraya oturacak bir kişi bile bulan okurlara sahip oldukları bu ayrıcalık için şükretmelerini hatırlatmak isterim. Ve benim gibi ramazanı gurbette geçirenlere de Allah sabır versin.

 

İftar Programları


Bir kitap açıp Bir "Hollywood" kapatmak

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Kitap

Etiketler: sinema , Hollywood , Alev Alatlı

birkursunkalem
 

Yaz tatili öğrenciliğimizde çok  kıymetliydi. Balkonda bir tabak erik tuz ve bir kitapla geçirilebilecek uzun günler demekti. Şimdi çalışanlar olarak yedi ya da on beş günümüzü nasıl değerlendirebileceğimiz konusunda paniğe kapılıyor ve altı üstü sıradan yedi ya da on beş günden bütün bir yılın yorgunluğunu silecek mükemmellikte olmalarını bekleyerek tatili zulme çevirebiliyoruz. Biliyoruz ki bu mümkün değil, hayal kurmak ya da otellere para dökmekle de mümkün olmayacak. Ama hala balkonda bir tabak erik tuz ve bir kitap üçlüsünü yaşayabileceğimiz bir iki saatlik akşamüstlerimiz var. İşte bu üçlünün kitap bileşeni hakkında bir önerim olacak size.

Daha önce Alev Alatlı'nın bir kitabını okuduysanız, meşakkatini bilirsiniz. Yeni kitabının çıktığını duyunca hem kendimce bir farzı yerine getirmek duygusuyla  bir an evvel okumaya başlamak istedim hem de içimden "işte yine başlıyoruz, yine beynimin kıvrımlarını parmaklarıyla tarayacak beni zorlayacak yoracak bir kitap ve tüm okuma süresine yayılan bir depresyon" diyordum. Ama "Hollywood'u kapattığım gün" hiç de öyle bir kitap değil. Kitap Amerikan sinema tarihi, sinema endüstrisi, Hollywood ve onun toplum mühendisliği çalışmasından söz ediyor. Çok ilginç bilgiler içeriyor, aklımıza hiç sormak gelmeyen soruları sorduruyor ve sürpriz cevaplar veriyor. Filmler aktörler ve aktrislerin resimleriyle de renklenmiş. Ben çok zevkle okudum "uzun zamandır elime şöyle güzel bir kitap almadım" diyenlere, sahiden doyurucu bir çalışma olarak tüm içtenliğimle tavsiye ederim. Kitap Everest Yayınlarından çıkmış.

Bu arada Hollywood'u bundan dört beş yıl önce, konusunu hiç anlamadığı bir Tom Cruise filminin, arka arkaya şiddet ve sevişmeden başka bir şey içermeyen hızla akan sahnelerini bir sinema dolusu ahaliyle beraber ağzı açık ayran budalası gibi seyrederken, "ya ben ne yapıyorum nasıl bir kolektif günahın ve kümülatif beyin sulandırma seansının ortasındayım" diyerek kapatmış olan bir arkadaşınıza, düzgün, derinlikli, içerikli, yedinci sanata yakışır bir film öneriniz varsa, tövbemi bozup dikkate almaya hazırım. Şimdiden teşekkürler.


paramıza iyi bakalım

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Eğitim

birkursunkalem
 

Bu yılın başından beri yeni banknotları kullanıyoruz. Elden ele gezdirirken eskitmeye başladık bile. Bugün sizlere banknotların arka yüzündeki isimlerin kim olduklarına ilişkin kısa bir yazı yazmak istedim. Çünkü ben resimlere bakıyor yanlarındaki isimleri okuyordum ama tanımıyordum. Merak ettim araştırdım ve sizinle de paylaşmak istedim.

 

Beş liranın arkasında Ord. Prof Dr Aydın Sayılı'nın resmi var. Aydın Sayılı 1913 -1993 yılları arasında yaşamış bir Bilim Tarihi Profesörü. Liseden mezuniyet sınavına Mustafa Kemal Atatürk jüri olarak katılmış ve onu çok başarılı bulup özel ilgi göstermiş. Kendisi mühendis olmak isterken Atatürk tarihçi olması konusunda onu ikna etmiş ve Maarif vekaletinin sınavıyla Bilim Tarihi eğitimi için Harvard'a gönderilmiş. Dönüşte de Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde hoca olmuş. Aydın Sayılı Türkçe'den başka beş dil daha biliyormuş ve bilim terimlerinin Türkçeleştirilmesi konusunda katkıları olmuş. İslam coğrafyasında bilim tarihi ile özel olarak ilgilenmiş.

 

On liranın arkasında Ord. Prof Dr Cahit Arf var. İsmi


radyo

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Tarih

Etiketler: türkü , TRT , frekans , FM , alaturka

birkursunkalem
 

Şu sıralar elimde bir kitap var, kitabı ve konusunu bir gün ayrıca ele alırız belki ama satır aralarında gözüme takılan başka bir nottan yola çıkarak bambaşka bir konuda yazmaya niyet ettim bu seferlik.

Dedem (ki biz ona büyükbaba derdik aslında) barsak kanserinden vefat ettiğinde ben on yaşlarındaydım. Uslu bir çocuk olmama rağmen kızmasından en çok çekindiğim kişiydi. Şimdi hayalimde bir büyükbaba aradığımda onu gülümserken buluyorum oysa, siyah deri kaplı orta boy bir radyonun yanında maç dinlerken veyahut koltuğuna yaslanmış "Beraber ve Solo Türküler" programından bir türküye, ince parmaklarını ceviz kolçağın üstünde tıpırdatarak eşlik ederken. Nur içinde yatsın.

 

EFEM ne demek?


Elizabeth Sare ve diğerleri

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Dünya

Etiketler: down sendromu , cindy , barbie

birkursunkalem
 

Bu yazıyı yazmak aklıma nereden geldi? Time dergisinin son sayısındaki bir yazı ilgimi çekti. Ondan yola çıkarak düşüncelerimi paylaşmak istedim. (buradan lütfen "ne süper bir insanım Time dergisini filan takib ediyorum!" anlamı çıkarılmasın, yalnızca bir yol tedariki olarak biraz da tesadüf eseri aldım dergiyi) Yazı şöyle bir hikaye ile başlıyor: Güney Carolina ‘da yaşayan bir anne kızına noel hediyesi olarak bir bebek satın almak ister ama Barbie yerine Elizabeth'i seçer. Elizabeth çekik gözleri, düşük kulakları, el ayasında yatay çizgileri ve ağzına göre biraz büyük gibi görünen ve hafifçe dışarıda kalmış dili olan Down sendromlu bir oyuncak bebektir. Bunu satın alan annenin 23 yaşındaki kızı da Down sendromludur ve anne "kızımın sevilmek için genelgeçer güzellikte olması gerektiğini düşünmesini istemiyorum" diye açıklamaktadır durumu.

 

"Özel ihtiyaçlı bebekler" i bu yazıyla ilk kez duydum. Örneğin görme özürlü bir bebek, onun beyaz bastonu ve görengöz köpeğinden oluşan bir oyuncak seti olduğunu ya da Tilley ismindeki tekerlekli sandalyeye bağlı başka bir  bebeğin mağazalarda alıcı beklediğini bilmiyordum. Ya da daha dramatik olanı saçları olmayan ve ağzı maskeli "Chemo Friends" isimli bir oyuncak serisinin olduğunu.

 

Sizler için de biraz şaşırtıcı ve


29 Mart

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Dünya

birkursunkalem
 

 Şimdi 29 Mart ile ilgili bir yazı görünce aklınıza yerel seçimler gelmiş olabilir. Ama son dönemde zaten bu konu yeterince konuşuluyor. Benim de siyasetle ilgili yazmaya hiç niyetim yok. 29 Mart'ın çalışanlar öğrenciler ya da kısaca saatli yaşayanlar için başka bir önemi var o da yaz saati uygulaması. Mutlaka sizin ya da bir yakınınızın başına gelmiştir. Saatleri ayarlamayı unutup da bir yere geç kalma ya da erken gitme macerası. Matematiği benim gibi pek sevmeyen biriyseniz şimdiye dek bu saat değişikliğini neden yaptığımızı, bunun kime ne hayrı dokunduğunu anlamamış olabilirsiniz. Bunu ilk kim akıl etmiş? Ki koca dünyaya çıkıp "arkadaşlar bu gece kalkalım hep birlikte saatleri bir saat ileri alalım" demiş bir çok kişi de onunu sözünü dinlemiş! Düşündükçe ilginç geldi ve biraz araştırdım. Çok akıl karıştırıcı hale sokmadan bulduğum şeyleri sizinle paylaşayım istedim:

Bir yanılgıyı düzeltmekle başlayayım. Dünya nüfusunun sadece dörtte bir kadarı bu uygulamayı yapıyor. Bu insanların başında ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayanlar geliyor. Sonra da Meksika Kanada Şili Mısır ve Avustralya'nın bazı bölgeleri. Dünyada ilk olarak yaz saati uygulayan ülke tahmin edilebileceği gibi İngiltere. Yıl 1916. Tahmin edilebileceği gibi diyorum çünkü Greenwich de İngiltere'de. Greenwich'e birazdan tekrar döneceğim.

Türkiye ne zaman bu uygulamaya başlamış? Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde yavaş yavaş Gregoryen takvime (bu bizim şimdiki saatli maarif takvimi) geçiş denenmişse de resmi olarak 1925 den sonra 1 Ocakta başlayan yılı ve 24 saat süren günü kabul etmiş bulunuyoruz. Yaz saatini ise Avrupa'dan esinlenmiş ve 1946'da başlatmışız. 1978'e kadar sürdürdükten sonra 78-84 arası uygulamadan vazgeçmişiz. Şimdi yine uyguluyoruz.

Ne yapıyoruz? Mart ayında bir gece kalkıp saatleri bir saat ileri alıyoruz. Yani akşam eve daha geç dönelim, okulları dükkanları d


Gurbet Demlemesi

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Aşk

Etiketler: Rize , özlem , çay

birkursunkalem
 

Gurbet demlemesi

Sallama çaydan bir tad alamayanlardan mısınız? Belki beni daha iyi anlarsınız.

 Bir ara Nobel ödüllü bir Japon yazarın kısa bir romanını okumuştum. Romanın bölümlerinden biri tamamen çay törenini anlatmaktaydı. Romanın ne mesajını ne de ödüle layık görülme sebebini anlamamıştım ama çay töreninin o insanların yaşamındaki ağırlığı hayli ilginç gelmişti bana. Kendi kültürümüzde de çayın ne kadar önemli olduğunu düşündüm. En çok içtiğimiz şey. Sabah onunla güne başlıyoruz. İşyerinde, otobüs yolculuğunda onun için mola veriyoruz. Onun için dünyadaki basit icatların en zarifi olan bardak dizaynını geliştirmişiz.

Bir defasında bir haftalığına yurt dışına gitmiştik.


"yarına kalsın artık"

Yazar:: birkursunkalem Kategori: Eğitim

Etiketler: rapor , ödev , mükemmeliyetçilik ,  , erteleme

birkursunkalem
 

Yazıya başlarken iki şeyi belirtmem lazım: Birincisi bu yazıyı, yarına kadar yetiştirmeye söz verdiğim bir ödevi teslim etmiş olmanın rahatlığı ile yazıyorum. İkincisi de hayatı başarıya odaklı yaşamanın modern dünyanın bir sığlığı olduğunu düşünmekteyim ve böyle yapmayı kimseye önermem (bunu ayrı bir yazıda uzunca tartışabiliriz). Bununla beraber, hepimizin yetiştirmemiz gereken işlerimiz, ödevlerimiz, sunumlarımız, raporlarımız var ve ne yazık ki bir çoğumuzun da işleri son güne bırakma hastalığı var. Ben bu kronik hastalığı hafif haliyle yaşayan biri sayılırım ama çok daha ciddi sorunları olan arkadaşlarımı biliyorum. Muhtemelen şu anda bazı okuyucular da kendilerinden bahsedildiğini hissediyorlar.

  • Pazar akşamlarını hiç sevmeyen çünkü tüm hafta sonu boş oturup ödevlerini o zamana sıkıştıran, sınava çalışmak için sınavdan bir önceki günü hatta o günün gecesini ve sınav günü güneşin ışımasına kadar olan saatleri bekleyen bir öğrenci iseniz
  • ya da patronun "bir hafta sonra masamda istiyorum" dediği raporu son gün yetiştirmeye çalışırken patronun biraz daha süre verebileceğini uman, aylar önceden hazırlanacağı bilinen sunumu son gün apar topar yazıp, sunarken de uykusuzluktan bir türlü dikkatini veremeyen bir çalışansanız şimdi okuyacağınız yazı size ithaf olunmuştur.

Şu anda yurtdışında bir bilim merkezinde çalışan aslında çok başarılı ama benzer sorunu olan bir arkadaşım var. Geçenlerde telefon açtı ve o gün çalıştığı merkezde tam da kendisini ilgilendiren bir seminer verildiğini söyledi. Sağolsun bir kopyasını da bana yolladı. Seminer başlığı "Erteleme ve Mükemmeliyetçilik" Ben de bunu bir gözden geçirip sizlerle paylaşmak istedim. Umuyorum ki bazı problemlerle yüzleşmeyi sağlayacak ve onlara pratik çözümler önerecek  bir yazı olur.

İntihal ile suçlanmamak için referansımızı da verelim. Yazarımız: Dr. M. Klaybor

Önce neleri erteliyoruz neden erteliyoruz sorularını kendimize soralım. Yapılması gereken takvimi belli bir işimiz var ve onu bile isteye ertelemekteyiz. Ne hissederiz? B


<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Giriş Formu

Soru Sor - Cevap Ver

kalbe takılan stent

eşim 39 yaşında.8ay önce anadamara stent takıldı.1 ay sonra ilaçlarını bıraktı.şu anda alkol,yemek,ve sigara kullanımına devam ediyor.kalp krizi riski ne kadar.takılan stent ne kadar...

Sağlık kategorisinde soruldu Soru lider tarafından soruldu

1 Cevap 588 defa okundu Bugün Cevap Bekleyen Soru