| Perşembe 21-Ağustos-2008 01:10:34 | (Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Fenomenoloji Nedir? |
| Çarşamba, 22 Ağustos 2007 | |||||
Sayfa 3 toplam 3 Fenomenolojinin yöntemi, gerçekte bilinç fenomenlerinin `kendi başlarına, saf içkinlikteki' saf sezgisi (ya da `' veya `öz analizi') yöntemidir. Bakışın, doğal tavrın istediği şekilde, deneyime, bir insan ya da bir hayvanın içsel,bir duygu hâli olarak, söz gelimi haz tecrübesine yöneltildiği psikolojik bakış açısının tersine, fenomenolojik görüş noktasında, `bakış, bir mutlak tecrübenin kendi içsel ve öznel akışı içinde tamalgısını veren mutlak saf bilinç üzerine bir refleksiyona yöneltilir. Husserl`in fenomenolojik yöntem bağlamında kullandığı teknik terimler, şöyle ya da böyle, herkesçe pek anlaşılabilir olmayan terimler olsa bile, onun verdiği örnekler her zaman bu şekilde insanın gözünü korkutacak cinsten değildir. Buna göre, bize ses ve rengin özlerini birbirlerinden ayırt etme olanağı veren şey, saf ya da dolayımsız sezgidir. Fenomenoloji, bu örneğin de telkin ettiği gibi, aynı zamanda Husserl'in tümeller problemine getirdiği çözüme tekabül eder. `Nesne-kuran öznellik' olarak bilinç üzerinde odaklaşma, belirli kavramları kullanma yeteneğimize empirizm tarafından tercih edilen açıklama türü- ilişkin `nominalist' yorumların kaçınılmaz olarak döngüsel olduğu kabulünün diğer yüzüdür. Kavramları kullanma yeteneğimizle ilgili nominalist yorumlar, deneyimden hareketle genelleme yapma yeteneğimize dayanır. Diyelim ki, belli bir rengi olan nesnelere ilişkin bir dizi duyumu tecrübe ettikten sonra, söz konusu rengin kavramını = kırmızı' tümelini- kazanırız. Fakat nominalizmi eleştirenlerin uzunca bir süreden beri işaret ettikleri gibi, kırmızı nesnelerin ne kadar çok duyumuna sahip olursak olalım, önceden kırmızı nesneleri birlikte sınıflama yeteneğine sahip olmadıkça ya da bir diğer deyişle, tüm kırmızı nesnelerin ortak olarak kırmızılığa sahip olduklarını bilmedikçe, kırmızı kavramını kazanamayız. Ama bu, bizim kırmızı kavramına zaten sahip olduğumuzu varsayar. Husserl'in yaklaşımı en azından, dikkatimizi bilincin bu başarısı üzerine odaklaştırma avantajına sahiptir. Fenomenolojik yönteme ilişkin daha ayrıntılı bir betim, Husserl'in önkabulleri olmayan bir felsefe anlayışı, yönelimsellik ve saf öz olarak bilincin ayırd edici varlığı arasında bulduğu ilişkiyi aşikâr hâle getirir: bilgi teorisi herşey bir yana, bilinçle varlık arasındaki ilişkiyle ilgili problemleri araştıracaksa eğer, onun önünde, yalnızca bilincin karşılığı, bilince özgü bir tarzda `yönelinmiş', yani algılanmış, anımsanmış, umulmuş, resimsel olarak tasarlanmış, imgelenmiş, tözleşleştirilmiş, inanılmış, düşünülmüş, değer biçilmiş, vs., bir şey olarak varlıklar vardır. Bu nedenle, araştırmanın bilince ilişkin bilimsel, özsel bir bilgiye, ayırd edilebilir tüm biçimleri içinde, bilincin kendisinin kendi özüne göre olduğu şeye doğru yöneltilmiş olması gerekir. Bununla birlikte, araştırma aynı zamanda, bilincin nesnel olana farklı yönelme tarzlarına olduğu kadar, bilincin `anlatmak istediği' şeye doğru da yöneltilmelidir. Burada, bilincin `anlatmak istediği' şeye yapılan gönderme, Dilthey'ın zihin ya da tini ve onun nesnelleştirimlerini anlamak için hermeneutik yöntemi kullanmasını anımsatır. Fenomenoloji, herşeye karşın, hermeneutiğin kavramlarını anımsatan kavramları, daha belirgin bir biçimde felsefî olan amaçlar için kullanır. Husserl dış dünyaya ilişkin algı ve bilgimizin, hatta en temel mantıksal ve matematiksel kategorilerimizin bile, fenomenolojik olarak, anlamlar dünyasında temellendirilmesi gerektiğini savunur. Bilinç içerikleri, daha tipik bir biçimde empirik gelenekte olduğu gibi, doğrudan doğruya maddî nesnelerin `şey-benzeri' dublörleri olarak (gerçekte şeylerin, `zihinde' bulunan `kopyalan' ya da etkileri, veya `ideleri' veya `izlenimleri' ya da `duyu verileri' olarak) şeyleştirilmek yerine, bir özler ya da anlamlar düzenine göre anlaşılmalıdır. Bu bakımdan Hume; fenomenolojinin sahasına çok yaklaşır, ama empirist psikolojinin yasağı dışına çıkamaz `Locke'un okulundarı, psikolojinin sahasına neredeyse giren, fakat gözleri körleşen, psikolojik bir filozoftur. Husserl'in kesin bilim olarak felsefe programı, aşikâr keskinlik ve yaratıcılığına rağmen, daha iddialı hedefleri hayata geçirmede güçlüklerle karşılaşır. Husserl'in doğrudan doğruya `şeylerin kendileriyle başa çıkma yönündeki giderek gelişen teşebbüslerinin soyutluğu ve muğlaklığı da, her hâlde ironiktir. Saf fenomenoloji projesini hayata geçirme güçlüğü, Husserl'in, The Crisis of European Sciences and Transcendental Phenomenology [Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji] 'de toplanmış olan, son konferans ve yazılarından bazılarına yansır. Hitler'in nasyonal sosyalistlerinin Almanyâ da iktidarı ele geçirmelerinden sonra kaleme alınmış olan bir yazıda, Husserl, kendisini hayatı boyunca meşgul etmiş olan konulara geri döner. Olgusal bilim, bilim idesinin saf olgusal bilime pozitivistik indirgenişinin bir sonucu olarak, insanî değerleri, insanın özgürlüğünü açıklamak ya da aklı akıldışından ayırmak suretiyle temellendirmeye muktedir değildir. Hem nesnelci doğa bilimleri ve hem de değerden bağımsızlık düşünce- sine sadık kalan insan bilimleri anlamında, bilimsel akıl, `ilke olarak tam da, en mutsuz zamanlarında en meşûm bunalımlara teslim olan insanın fazlasıyla nazik olduğunu düşündüğü soruları, bütün bir insan varoluşunun anlam ya da anlamsızlığı sorularını ihmal eder. İşte bu anlam kaybı, şimdi daha çok kendisini bilim pratiğiyle açımlayan `yaşama-dünyası' arasındaki bir uçunımla ifade edilir. Pivcevic'in de ifade ettiği gibi, `bilimin anlamı konusundâ yaşanan karışıklık, bilimin tarihsel insanî bağlamından koparılmış olmasının bir sonucudur.' Bu koparılışın bir sonucu olarak, insanî dünyanın bizatihi kendisi bizim için giderek daha anlaşılmaz hâle gelir: `Modern bilim, her ne kadar doğayı daha iyi anlamamıza ve ona daha başarılı bir biçimde egemen olmamıza yardım ediyor olsa da, dünyamız olarak dünyayı bizden gizleme eğilimindedir. Husserlin Avrupa bilimlerinin krizi karşısındaki tepkisi, şimdi her tür düşünce ve eylemin temel önkabulü olarak yaşama-dünyasının rolü üzerinde odaklaşmaktır. Özellikle bilim ve felsefe, `önkabullerin sorgulanmamış bir zeminine', yaşama dünyasını meydana getiren gayri-refleksif kabullerin, değer ve pratiklerin bir arkaplanı üzerinde sürdürülen faaliyetler olarak anlaşılmalıdır. Tüm felsefî ve bilimsel araştırmalarda, bizi kuşatan yaşama dünyasının -içinde her birimizin (şu anda felsefe yapmakta olan benim bile) kendi varoluşumuza bilinçli olarak sahip olduğumuz çevremizdeki dünyanın- varolduğu peşinen kabul edilir; bilim adamları ve teorileriyle birlikte, bu dünyadaki kültürel olaylar olarak, bilimler de buradadır. Biz bu dünyada, yaşama dünyasının nesneleri anlamında, nesneler arasındaki nesneleriz, yani bir şeylerin ister fizyolojide, psikolojide ya da ister sosyolojide, bilimsel olarak ispatlanmasından önce, deneyimin aşikâr kesinliği içinde, şurada ya da buradayız. Öte yandan, bizler bu dünya için özneleriz, yani onu tecrübe ve temaşa eden, ona değer biçen, onunla amaçlı bir biçimde ilişki kuran ben-özneler olarak varız... Pozitivizm ve olgusal bilim, eskiden~hayatlarımızı kendilerine dayandırdığımız bu teori öncesi kesinlikleri, bize daha bilimsel ya da daha kesin bir alternatif sağlamadan alt üst eder. Yaşama dünyasına ilişkin daha kesin bir felsefî kavrayıştan yoksun bulunmaktayız. Hakikî felsefeye düşen görev, bilimle yaşama dünyası arasındaki uçurumu kapatacak böylesi kesin bir kavrayışı hazırlamaktır. Husserl, `yaşama-dünyasının' özüne ilişkin felsefi bir analiz gerçekleştirirken, fenomenolojik yöntemi bu göreve koşabileceğine inanır. Bununla birlikte, bilen öznenin başarıları için öznelerarası geçerli ve tarihsel olarak konumlanmış bir arkaplan olarak yaşama dünyası görüşünü, Husserl'in ilk fenomenoloji formülasyonlarının temelinde bulunan transendental bilincin perspektifiyle bağdaştırmak zordur. Husserl'in son dönemin verimi olan eserlerinde, transendental fenomenolojinin teorik çerçevesinin ötesine gitmeye başladığı söylenebilir. Husserl'in ihtiraslı epistemolojik iddiaları ve transendental fenomenolojinin, yeni yaratılmış terimlerin amansız bir çoğalışı ve zaman zaman da anlaşılması güç ayrımlarıyla seçkinleşen incelikle işlenmiş donanımı, en sonunda yeni izleyiciler buldu. Muhtemelen Husserl'in, şeylerin kendilerine geri dönme, `bilim ve felsefeden önce' var oldukları şekliyle şeylerin kendilerine geri gitme düşüncesinin yaratıcı bir düşünce olduğu ortaya çıktı. Bubnel in de söylediği gibi, `fenomenolojinin mirası, şu hâlde, uzun bir süre boyunca, Husserl'in sisteminin tanımlanmasından değil de, felsefe yapma işi karşısında alınacak belli bir tavırdan meydana gelir. Buna göre, örneğin Maurice Merleau-Ponty'nin (1908-1961) eserinde, bilinç içeriklerinin fenomenolojik bir tasviri ve deneysel psikolojiye yönelik özgün bir eleştiri, bedene, algıya, cinsellik ve cinsiyete ilişkin felsefi tartışma için etkileyici bir temel sağlar. Max Scheler (1874-1928), Husserl'in entellektüalizminin tersine, duyguların, ve irâdenin, ahlâkî ve öznelerarası olanın önemini vurgular. Onun fenomenolojik antropolojisi, ben ve ötekinin karşılıklı bağımlılığına, ve salt bilen özneden daha fazla bir şey olarak, bir kişi kavramına dayanır. Alfred Schütz (1899-1959), sağduyunun gündelik hayatla ilgili önkabullerine ilişkin sosyolojik bir araştırma için yaşama-dünyası kavramını benimser. Ama Husserl ve de Dilthey'in düşüncelerinden bazıları, en verimli devam ve gelişimlerini, hepsinden önemlisi Heidegger'in `ontolojik hermeneutiği'nde bulur. Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Husserl ve Fenomenoloji- David West- Türkçesi: Ahmet Cevizci-Paradigma yayınları-1998 |
|||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|