19-03-2010 22:33:17
- -
Ana Sayfa Bilim Felsefe Bilgi Teorisi - Sayfa 2
Bilgi Teorisi - Sayfa 2
Çarşamba, 02 Mayıs 2007 23:42
Makale Sayfaları
Bilgi Teorisi
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6

Bir süre için bilim, üst üste çeşitli sonuçlar yığarak bu iyi döşenmiş yolda ilerleyebilir. Ama bu arada, başlangıçta yeni hipotezler ileri sürmeye cüret eden şey, katı bir ortodoksluğa dönüşmüştür. Eğer bir deney mevcut teorilerle çelişen sonuçlar üretirse, bilimciler bu sonuçları gizleyebilir, çünkü bu sonuçlar mevcut düzen açısından yıkıcıdır. Anomaliler artık ihmâl edilemeyecekleri bir noktaya ulaştığında, ancak ve ancak o zaman, zemin yeni bir bilimsel devrim için artık hazır hale gelmiştir. Devrim egemen teorileri yerle bir eder ve daha üst bir düzeyde “olağan” bir bilimsel gelişimin yeni bir dönemine kapıları açar.

Hiç şüphesiz aşırı basitleştirilmiş olsa da bilimin gelişiminin bu şekilde resmedilişi, geniş bir genelleme olarak doğru kabul edilebilir. Ludwig Feuerbach adlı kitabında Engels insan düşüncesinin gelişiminin diyalektik doğasını, hem bilim tarihinden hem de felsefeden örnekler göstererek açıklar:

Bilinişi felsefenin işi olan hakikat, Hegel'in ellerinde, bir kez keşfedildiğinde yalnızca ezbere öğrenilmesi gereken, tamamlanmış bir dogmatik ifadeler toplamı değildi artık. Hakikat bundan böyle bizzat bilgi sürecinin içinde; sözde mutlak gerçeği keşfederek bundan böyle daha fazla ilerleyemeyeceği bir noktaya, artık ellerini kavuşturup, edinmiş bulunduğu mutlak gerçeğe hayranlıkla bakmaktan başka yapacak hiçbir şeyin kalmayacağı bir noktaya hiçbir zaman ulaşmaksızın, bilginin daha alt basamaklarından daha üst basamaklarına doğru tırmanan bilimin uzun tarihsel gelişiminde yatıyordu.

Ve yine:

Diyalektik felsefe açısından hiçbir şey, nihai, mutlak ve kutsal değildir. Her şeyin geçiciliğini ve her şeydeki geçici karakteri açığa vurur; oluş ve yok oluşun kesintisiz süreci dışında, aşağıdan yukarıya doğru sonu gelmez yükseliş dışında, hiçbir şey onun önünde duramaz. Ve diyalektik felsefenin kendisi de, bu sürecin düşünen beyindeki katıksız bir yansımasından başka bir şey değildir. Şüphesiz onun da muhafazakâr bir yanı vardır: Bilginin ve toplumun belirli aşamalarının kendi dönem ve kendi koşulları içinde meşru olduğunun farkındadır; ama ancak o kadar. Bu tarz bir bakışın muhafazakârlığı görelidir; devrimci karakteri ise mutlak –diyalektik felsefenin kabul ettiği tek mutlaklık da budur.

Bilimsel Yöntem Nedir?

 İ.Ö. 3. yüzyılda Yunan bilgini Eratosthenes, Siyene'de gün ortasında yere dik olarak saplanmış bir çubuğun gölgesinin olmadığını gördü. Sonra da kendi şehri olan İskenderiye'de, yine yere dik saplanmış bir çubuğun gölgesi olduğunu gözledi. Gerçek bir fiziksel olgunun bu gözlemlerinden dünyanın yuvarlak olduğu sonucunu çıkardı. Daha sonra Siyene'ye, İskenderiye'den olan uzaklığını ölçmesi için bir köle gönderdi. Ardından basit bir geometriyle dünyanın çevresini hesapladı. Bilimin gerçek iş görme yöntemi budur: gözlem, hipotez ve matematiksel muhakemenin bir karışımı. Eratosthenes gözlemle başladı (hem kendinin hem de başkalarınınkiyle). Sonra, bu temelde genel bir sonuç çıkardı, dünyanın eğriliği hipotezi. Daha sonra, teorisine kesin bir biçim vermek için matematikten yararlandı.

İskenderiye biliminin parlak başarıları, Karanlık Çağlarda Hıristiyanlığın yükselişince karartıldı. Yüzyıllar boyunca, bilimin gelişimi Kilisenin ruhani diktatörlüğü tarafından felç edildi. Bilim kendisini ancak dinin etkisinden kurtararak geliştirebildi. Ama yine de tarihin ilginç bir tuhaflığı olarak, 20. yüzyılın sonlarında, bilimi gerilere sürüklemek için kararlı girişimlerde bulunulmaktadır. Her çeşit yarı-dini ve mistik fikirler havada uçuşmakta. Bu tuhaf olgu iki şeyle sımsıkı ilişkilidir. İlkin, işbölümü o denli uç noktalara kadar taşınmıştır ki, artık ciddi zararlara yol açmaya başlamıştır. Dar uzmanlaşma, indirgemecilik ve fiziğin teorik ve deneysel yönlerinin birbirinden neredeyse tamamen ayrılması, en olumsuz sonuçları beraberinde getirmiştir.

İkincisi, bilimi doğru bir yöne yönlendirmeye yardımcı olabilecek yeterli bir felsefe yoktur. Bilim felsefesi berbat bir durumdadır. Şaşırtıcı değil, çünkü hüküm süren “bilim felsefesi” –ya da daha doğrusu kendisine bu sıfatı yakıştıran mantıksal pozitivizm felsefi tarikatı– bilime, içine düştüğü zorluklardan çıkmakta yardım edebilecek felsefelerin en kötüsüdür. Tersine, işleri daha da kötüleştirmektedir. Geçtiğimiz birkaç onyılda, teorik fizikte, doğal dünya olgusuna fazlasıyla soyut ve matematiksel açıdan yaklaşma yönünde artan bir eğilim görüyoruz. Evrenin sözümona başlangıcını yeniden inşa etmeye dönük keyfi girişimlerde durum açıkça budur. 1972'de yazılmış bir makalede Anderson'un işaret ettiği gibi:

Her şeyi basit temel yasalara indirgeme yeteneği, bu yasalardan başlayarak evreni yeni baştan inşa etme yeteneğini beraberinde getirmez. Aslında elementer parçacık fizikçileri bizlere temel yasaların tabiatından ne kadar çok bahsediyorlarsa, bırakalım toplumu, bilimin diğer alanlarındaki gerçek sorunlara o kadar az ilgi duyar görünüyorlar.

Son onyıllarda, “saf” bilimin, özellikle teorik fiziğin, tek başına soyut düşüncenin ve matematiksel tümdengelimin ürünü olduğu önyargısı derine kök salmıştır. Eric Lerner'in işaret ettiği gibi, bu eğilimden kısmen Einstein sorumluydu. Sıkı sıkıya deneye dayanan ve ardından yüz binlerce bağımsız gözlemle doğrulanan Maxwell'in elektromanyetizma yasaları veya Newton'un kütleçekim yasası gibi eski teorilerden farklı olarak, Einstein'ın teorileri başlangıçta sadece iki gözlem temelinde doğrulanmıştı: güneşin çekim alanının yıldızlardan gelen ışığı saptırması ve Merkür'ün yörüngesindeki küçük bir sapma. Görelilik teorisinin doğru olduğunun sonradan anlaşılması, muhtemelen Einstein'ın dehası mertebesinde olmayan başkalarının da, ilerleme kaydetmenin yolunun bu olduğunu kabul etmesine yol açtı. Vakit israfından başka bir şey olmayan deneylerle ve usandırıcı gözlemlerle neden canımızı sıkalım ki? Gerçekten, saf tümdengelim yöntemi aracılığıyla gerçeğe giden yolu bulabiliyorsak, neden duyularımızın tanıklığına bağımlı olalım?

Bilimdeki büyük sıçramanın, bilimin kendisini dinden ayırdığı ve gerçek maddi dünyadan yola çıkarak ve her defasında ona geri dönerek gözlem ve deneye dayandırmaya başladığı Rönesansta gerçekleştiğini unutmamalıyız. Ne var ki 20. yüzyılda idealizme, hem Platonculuğa hem de daha beteri Berkeley ve Hume'un öznel idealizmine kısmen geri dönüş söz konusudur. Tüm tartışılmaz dehasına rağmen Einstein dahi, bu eğilimden kaynaklanan sonuçlara karşı sık sık tepki vermiş olsa bile kendisini bu eğilimden kurtarma yeteneğinde değildi. Kuantum mekaniğinin Heisenberg tarafından ileri sürülen öznel idealist yorumuna karşı inatçı bir artçı eylem yürütmüş olması, onun övgüyü hak eden tarafıdır.

Birçok bilimci gibi Einstein da, felsefenin kendisine hiç el atmadı ve dürüst bir biçimde, büyük bilimcilerin bilimin kötü filozofları olma eğiliminde olduklarını itiraf etti. Bununla birlikte, felsefi ya da yarı-felsefi karakterde birtakım ifadelerde bulunmuştur ki, bu söylediklerinin, sahip olduğu muazzam kişisel prestiji göz önüne alınırsa, birçok bilimci tarafından ciddi bir biçimde –ve maalesef oldukça kötü sonuçlarıyla birlikte– ele alınması kaçınılmazdı. Meselâ 1934'te şöyle yazmıştı:

Görelilik teorisi, teorik bilimin çağdaş gelişiminin temel karakterinin zarif bir örneğidir. Kendisine çıkış noktası olarak aldığı hipotezler, sürekli olarak soyutlaşmakta ve deneyimden uzaklaşmaktadır. Teorik bilimci bir teori arayışında giderek artan ölçüde saf matematiksel, biçimsel akıl yürütmeleri kendisine rehber edinmek zorunda kalıyor, çünkü deneycinin fiziksel deneyimi, onu en yüksek soyutlama alanlarına yükseltemez. Ağırlıklı olarak bilimin gençliğine ait olan tümevarımsal yöntemler, yerlerini farazi tümdengelime bırakıyorlar.

Aslında Einstein'ın kendi teorilerine saf muhakeme ve tümdengelim süreci aracılığıyla ulaştığı doğru değildir. Bilim Denemeleri adlı kitabında da ortaya koyduğu gibi, özel görelilik teorisi Maxwell'in elektrik ve manyetizma üzerine yaptığı çalışmalardan türetilmişti ve bu çalışmalar da Faraday'ın katı deneysel temellerde yürüttüğü çalışmalara dayandırılıyordu. Ancak 1915'te kozmolojiye geri döndükten sonra Einstein, çıkarımlarına ulaşmak için soyut tümdengelim yöntemine geri dönmüştür. Bu noktada, temel hipotezini bir kabul olarak almakla yerleşik yöntemden uzaklaşmıştır, ki bu hipotez, yani evrenin bir bütün olarak homojen olduğu (tüm uzaya eşit bir biçimde yayıldığı) fikri, gözlemlerle de ters düşüyordu.

Bu önermeden yola çıkan Einstein, genel görelilik teorisini uzayın sonlu olduğunu kanıtlamak için kullandı. Bu görüşe göre, verili bir yoğunluğun kütlesi ne kadar artarsa, “uzayı o denli eğriltir”. Yeterince büyük bir kütle, kaçınılmaz olarak, uzayın büsbütün kendi üstüne eğrileceği bir duruma yol açacaktır ki, bu da “kapalı bir evren” doğurur. Bu aslında daha önceleri bilimsel olmadığı için reddedilen ve Ortaçağa ait olan sonlu evren bakış açısına geri dönmek demekti. Ne var ki 1915'te bile evrenin homojen olmadığına dair yeterli kanıt mevcut idi. Teori gözlemle edinilen olgularla çatıştı. Einstein'ın yaşamının son otuz yılında, kütleçekim ve elektromanyetizmanın birleşik bir teorisi uğruna yürüttüğü araştırma, kendisinin de kabul ettiği gibi başarısızlıkla sona erdi.


 

Giriş Formu

Soru Sor - Cevap Ver

kalbe takılan stent

eşim 39 yaşında.8ay önce anadamara stent takıldı.1 ay sonra ilaçlarını bıraktı.şu anda alkol,yemek,ve sigara kullanımına devam ediyor.kalp krizi riski ne kadar.takılan stent ne kadar...

Sağlık kategorisinde soruldu Soru lider tarafından soruldu

1 Cevap 664 defa okundu Bugün Cevap Bekleyen Soru