Türkçe Bilgi

Pazartesi 08-Eylül-2008 07:36:10
(Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.)
Bulunduğunuz Sayfa: Anasayfa arrow Bilim arrow Felsefe arrow Bilgi Teorisi
Bilgi Teorisi
Perşembe, 03 Mayıs 2007

Yazının Diğer Sayfaları
Bilgi Teorisi
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6
Tüm bilimin ve genel olarak akılcı düşünüşün altında yatan temel kabul, fiziksel bir dünyanın var olduğu ve nesnel gerçekliğe hükmeden yasaları anlamanın mümkün olduğudur. Bilimcilerin büyük çoğunluğu, evrenin doğal yasaların hükmü altında olduğunu kabul ederler, Philip Anderson bu olguya işaret ediyor.

Aslında, eğer durum bu olmasaydı, bilimin nasıl var olabileceğini hayal etmek bile güçtür. Doğal yasalara inanmak, evrenin eninde sonunda anlaşılabilir olduğuna inanmaktır: bir galaksinin kaderini belirleyen aynı kuvvetlerin burada dünya üzerinde bir elmanın düşüşünü de belirleyebildiğine; bir elmastan geçen ışığı kıran aynı atomların canlı bir hücrenin yapısını da şekillendirebildiğine; büyük patlamadan ortaya çıkan aynı elektronların, nötronların ve protonların bugün insan beyninin, aklının ve ruhunun ortaya çıkışına yol açabildiğine inanmaktır. Doğal yasalara inanmak, mümkün olan en derin düzeyde doğanın birliğine inanmaktır.

Aynı şey genel olarak insan soyu için de geçerlidir. Bilim ve teknikteki her yeni keşif, kavrayışımızı derinleştirir ve genişletir, ama böylelikle yeni meydan okuyuşların da önü açılır. Yanıtlanan her soru derhal yeni sorular doğurur. Tıpkı artan bir heyecanla ufka doğru yaklaşmakta olan bir yolcunun, yalnızca, kendisini uzaklardan çağıran yeni bir ufuk keşfetmesi gibi, keşfetme sürecinin kendisi de gözle görülür bir sonu olmayan bir tarzda açılıp gelişir. Bilimciler, “nihai parçacık” araştırması içinde, atomaltı dünyanın gizemlerini gittikçe daha derinden incelerler. Ancak muzaffer bir çığlıkla ufka ulaştıkları her seferinde, bu ufuk inatla daha da uzaklaşır.

İnsanlığın tüm başarılarının ve bilgeliğinin nihai zirvesini temsil ettiğine duyulan inanç, aslında her çağın ortak bir yanılsamasıdır. Antik Yunanlılar Öklid geometrisi temelinde evrenin tüm yasalarını anladıklarını düşünmüşlerdi. Aynı şeyi Laplace da Newton mekaniği hakkında düşündü. 1880’de, Prusya patent bürosunun şefi, keşfedilebilecek olan her şeyin zaten çoktan keşfedildiğini ilân etmişti! Bugünlerde, bilimciler resmi açıklamalarında bir parça daha ihtiyatlı olma eğilimindeler. Böyle olmasına rağmen, meselâ Einstein’ın genel görelilik teorisinin mutlak anlamda doğru olduğu ve belirsizlik ilkesinin evrensel bir geçerliliğe sahip olduğu şeklinde açıkça dile getirilmemiş kabuller yapılmaktadır.

Bilim tarihi insan aklının ne denli tutumlu olduğunu gösterir. Kolektif öğrenme sürecinde gerçekte çok az şey heba edilir. Yanlışlar bile dürüst bir şekilde analiz edildiğinde olumlu bir rol oynayabilirler. Bir düşünce, yeni düşünceleri kutsal inançlara aykırı, yasaklanması ya da cezalandırılması gereken şeyler olarak değerlendiren resmi bir dogma halinde kemikleştiğinde, düşüncenin gelişimi felç olur ve hatta daha da geriye gider. Ortaçağdaki bilimin kederli tarihi bunun yeterli bir kanıtıdır. Simyacıların filozof taşına ulaşma yolundaki çabaları yanlış bir hipoteze dayandırılmıştı, ama yine de önemli keşiflerde bulundular ve modern kimyanın gelişiminin temelini döşediler. Var olmayan bir “zamanın başlangıcı”nı araştırmakla büyük patlama teorisi de, bilimsel açıdan simyacılardan daha güvenilir olmadığını ortaya koymuştur. Yine de, kaydedilmiş ya da kaydedilmekte olan büyük ilerlemelerden kuşku duyulamaz.

Eric J. Lerner’ın doğru bir şekilde gözlemlediği gibi:

Yetkinlikle elde edilmiş ve çözümlenmiş sağlıklı bir veri yığını, esinlendirdiği teori yanlış bile olsa bilimsel bir değer taşır. Diğer teorisyenler, bu bilgiler ilk derlenip toparlandığında hiç de hayal edilmeyen bir şekilde, ondan yararlanmanın yollarını bulacaklardır. Teorik çalışmanın kendisinde bile, bir teoriyi gözlemle karşılaştırmaya dönük dürüst çabalar neredeyse her zaman teorinin doğruluğundan bağımsız olarak faydalıdırlar: Eğer düşüncesi yanlışsa bir teorisyenin canı şüphesiz epey sıkılacaktır, ama bu teoriyi boşa çıkarmak için harcanan zaman, israf edilmiş bir zaman olmayacaktır

Bilimin gelişimi, başarılı yaklaşıklıklardan oluşan sonsuz bir diziden geçerek ilerler. Her kuşak doğanın işleyişi hakkında temel bir genellemeler dizisine ulaşır ve bu genellemeler gözlenen belli olguları açıklamaya hizmet eder. Bunlar değişmez bir şekilde, “tüm mümkün dünyalarda” her zaman geçerli mutlak doğrular olarak düşünülürler. Ne var ki daha ileri bir sınamada, mutlak değil, göreli oldukları anlaşılır. Ortaya konan kurallarla çelişen istisnalar keşfedilir ve bunlar da sırası geldiğinde bir açıklama talep ederler, ve sonsuza kadar bu böyle sürer gider.

İlk keşifler, ölçekteki her değişikliğin beraberinde yeni olgular ve yeni tür davranışlar getirdiğinin farkına varılmasıydı. Modern parçacık fiziğinde bu süreç hiçbir zaman sona ermemiştir. Her yeni hızlandırıcı, enerji ve hızı arttıkça, bilimin görüş alanına daha küçük parçacıklar ve daha kısa zaman ölçekleri dahil etmekte, bilimsel alandaki her genişleme de yeni bilgiler getirdiği hissini vermektedir.

Peki bu nedenle, tam gerçeği elde etmekten umudumuzu kesmeli miyiz? Soruyu bu şekliyle sormak, doğrunun ve insan bilgisinin doğasını anlamamaktır. Kant bu yüzden, insan aklının yalnızca görünümleri bilebileceğini düşünmüştü. Görünümler dünyasının arkasında asla bilemeyeceğimiz Kendinde-Şey yatıyordu. Hegel’in buna verdiği cevap, bir şeyin özelliklerini bilmenin o şeyin kendisini bilmek olduğuydu. Görünüş ve öz arasında mutlak bir engel yoktur. Kendisini bize duyusal algılarda sunan gerçeklikle işe başlarız, ama orada durmayız. Aklımızı kullanmakla görünüşün ötesindeki öze geçer meselenin gizlerine daha derinden nüfuz ederiz: özelden evrensele; tâli olandan asli olana; olgulardan yasaya.

Kant’ı yanıtlamak için Hegel’in kullandığı terminolojiyi kullanırsak, bilimin ve genel olarak insan düşüncesinin tüm tarihi Kendinde-Şey’in Bizim İçin Şey’e dönüşüm sürecidir. Diğer bir deyişle, bilimin verili bir gelişim aşamasında “bilenemez” olan şey, eninde sonunda araştırılıp açıklanır. Düşüncenin yoluna dikilen her engel yerle bir edilir. Ancak bir problemi çözer çözmez hemen, çözülmesi gereken yeni problemlerle, üstesinden gelinecek yeni itirazlarla karşı karşıya kalırız. Ve bu süreç asla sona ermez, çünkü maddi evrenin özellikleri gerçekte sonsuzdur.

David Bohm bu konuda şunları yazıyor:

Analojimizi daha da ilerletmek için, diyebiliriz ki, doğa yasalarının bütününe ilişkin olarak bu bütünlüğün tam bir kavrayışını bize sunacak yeterli görüşlere ve kesitlere asla sahip olamayacağız. Ama bilim ilerledikçe ve yeni teoriler geliştikçe, farklı açılardan artan sayıda görüşler elde ederiz, her seferinde daha kapsamlı, her seferinde daha ayrıntılı vb. fikirler ediniriz. Verili bir olgular kümesine ilişkin her tekil teori ya da açıklama o takdirde sınırlı bir geçerlilik alanına sahip olacak ve ancak sınırlı bir içerikle ve ancak sınırlı koşullarla yeterli olacaktır. Bunun anlamı şudur, keyfi bir içeriğe ve keyfi koşullara doğru genelleştirilen her teori (tıpkı ele aldığımız konunun kısmi görünümleri gibi) hatalı öngörülere yol açacaktır. Böylesi hataları bulmak, bilimde ilerleme kaydetmenin en önemli araçlarından biridir.

Ne var ki, böylesi hataların keşfedilmesinin eninde sonunda ortaya çıkaracağı yeni teori, eski teorileri geçersiz kılar. Dahası bu, eski teorilerin yetersiz kaldıkları daha geniş bir alanın ele alınmasına olanak tanımakla, bu teorilerin geçerli olduğu koşulların tanımlanmasına da yardım eder (meselâ görelilik teorisi Newton hareket yasalarını düzeltmiş ve böylelikle Newton yasalarının geçerlilik koşullarını tanımlamaya –bu yasaların ışık hızına nazaran düşük hızlarda geçerli olduğunu saptamasına– yardımcı olmuştur). Bu nedenle, herhangi bir nedensel ilişkinin mutlak doğruları temsil etmesini beklemeyiz; böyle olması için, hiçbir yaklaşıklık kullanmadan ve koşulsuz olarak geçerli olması gerekir. Bilakis, bilimin ilerleyişinin, doğa yasalarının, giderek daha temel, daha geniş ve daha kesin kavramların oluşturulduğu bir diziden geçtiğini, bu kavramların her birinin daha eski kavramların geçerlilik koşullarının tanımlanmasına katkıda bulunduğunu görürüz (tıpkı ele aldığımız konu hakkında daha geniş ve daha ayrıntılı fikirlerin, herhangi bir özel fikrin ya da bir fikirler setinin sınırlarını tarif etmeye katkıda bulunması gibi).

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında Profesör Thomas Kuhn, bilim tarihini periyodik teorik devrimler olarak resmeder, bu devrimler esasen ayrıntılara adanan salt nicel değişimlerden oluşan uzun dönemlere bir nokta koyarlar. Böylesi “olağan” dönemlerde bilim, dünyanın nasıl bir şey olduğu hakkında sorgulanmamış kabuller olan ve Kuhn’un paradigmalar olarak adlandırdığı verili bir teoriler seti çerçevesinde işler. Başlangıçta mevcut paradigma, araştırma için tutarlı bir çerçeve sağlayarak bilimin gelişimini teşvik eder. Üzerinde hemfikir olunan böyle bir çerçeve olmasa bilimciler sonsuza kadar temeller konusunda tartışıp dururlardı. Bilim sürekli bir devrimci ayaklanma durumunda yaşayamaz, en azından toplumdan daha uzun bir süre bu durumda kalamaz. Tam da bu nedenle, devrimler göreli olarak nadir olaylardır, hem toplumda hem de bilimde.




 
< Önceki   Sonraki >

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet