| Cuma 22-Ağustos-2008 05:26:46 | (Sözlük 655.580 İngilizce ve Türkçe terim içermektedir.) |
| Biyokültürel Evrim ve Eller |
| Perşembe, 03 Mayıs 2007 | |||||||
Sayfa 5 toplam 5 APE ELİNİ İNSAN ELİNDEN AYIRAN FARKLAR İnsan eli sadece çalışmak için kullanılırken ape eli hem kavramak hem de hareket için kullanılıyordu. Bu iki görev parmakların oranı ve ayrıca tek tek eklemlerin morfolojik yapısında kendini gösteriyordu. Ape elini insan elinden ayıran en belirgin özellik başparmak uzunluğunun diğer parmaklara, özellikle işaret parmağının uzunluğuna oranıdır. Ape’nin başparmağı insana kıyasla işaret parmağına oranla oldukça kısadır. Bu durum başparmağın diğer parmaklarla kafa kafaya gelmesini zorlaştırır. Bu, M3 ( metacarpal )’ün başındaki eklemin asimetri eksikliği ve avucun çukurlaşamaması ile birleşince ape’nin elinin Hook Grip ve Çimdik Hareketi’ni kısıtlar. Hook Grip’te büyük silindir objeler ( ağaç dalları gibi ) avuca yatay olarak tutulur. Daha ince objeler ise Hook Grip’in bir diğer çeşiti olan Double-Locking hareketi ile kavranır ( Napier, 1960 ). Ape eli insan elinin yaptığı basit hareketlerden Scissor Grip hareketini yapamaz. İnsan elinin karmaşık hareketlerinin bir çeşiti olan Çimdik Hareketi’ni yapar. Dolayısıyla Power Grip hareketlerinin hiçbirini yapamaz. Ape elindeki kemikler ve eklemleri insan elinden ayıran 4 ana farklılık alanı sayabiliriz. a)Yürürken de ellerini kullanan ape, yürürken elden kuvvet alınması gerektiğinde ellerin sabit kalması gerektiğinden, insan elinin çalışırken gerektirdiği hareket kabiliyetinden mahrum kalır. b)Apelerin parmak kıvırma kasları insanınkine kıyasla çok daha fazla gelişmiştir. c)Afrika apelerinin Knockle-Walking* hareketlerinin gösterdiği özellikler. d)Orangutanın ağaca tırmanmasında elin gösterdiği özellikler. * Afrika apeleri, şempanzeler ve goriller yerdeki hareketlerinde ellerini Knockle-Walking duruşunda kullanırlar. Knockle-Walking hareketi; apelerin ayakta iken dengede durmak için elleri ile yerden destek alması şeklindedir. ALET KULLANMAYA NE ZAMAN BAŞLADIK? Aletsiz bir yaşamı hayal etmek bile zor. Aletsiz bir yaşamda çıplak elle avlanılır, yiyecekler pişirilmeden çiğ olarak çiğnenir, bir mağara veya ağaç tepesi barınak olarak kullanılır. Gerçekte aletlere bağlı bir yaşam beynimizde ve vücudumuzda yansıma buluyor. Beynimizdeki ellerin kontrolünden sorumlu bölgelere benzer bazı bölgeler diğer primatlara oranla daha büyüktür. Ellerimizin yapısı da farklıdır. Daha uzun başparmak ve diğer anatomik değişiklikler parmak uçlarımızla dokunmak ve aletleri tutmak konusunda avantaj sağlar. İlk aletlerin kullanımı insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. Böylece atalarımız, kendi atalarının erişemediği yerlerde yiyecek bularak yaşamları üzerindeki kontrolü artırmayı başardılar. İnsanoğlunun teknolojik tarihi konusunda en güvenilir kaynak yine aletlerin kendisidir. Bilinen en eski hominid aleti 2.5 milyon yıllıktır. Bunlar Etiyopya'da bulunmuş, kayalardan yontulmuş aletlerdir. Bugünkülerle karşılaştırıldığında çok basit olsalar dahi, bu aletler hominidlere filleri parçalama, kemiklerini kırarak içindeki iliği çıkartabilme olanağı sağlamıştır. Bu zihinsel açıdan da çok önemli bir gelişmedir, çünkü insan kayaya bakıp bunun içinde bir silahın gizli olabileceğini fark etmiştir. Ne var ki son yıllarda insan teknolojisinin milyonlarca yıl geriye giden bir tarihi olduğuna ilişkin ipuçları ortaya çıkıyor. Öncelikle şempanze ve diğer maymunların alet yapma konusunda çok becerikli olduklarını görüyoruz. Dikenlerle kaplı bir yerde yürümek için şempanzelerin yapraklardan bir çeşit sandalet yaptıklarını biliyoruz. Balık tutmak için bir nevi olta ürettikleri de söylenenler arasında. Ne yazık ki yapraktan yapılmış sandaletler zamana karşı yenik düştüğü için bugün örneklerini göremiyoruz. Alet Yapmanın Rolü İnsanların “alet kullanan” yegâne hayvanlar olmadığı sıklıkla dile getirilir. Birçok hayvanın (yalnızca maymunlar ve şempanzelerin değil, bazı kuşların ve böceklerin bile) belli faaliyetler için “alet” kullandığı söylenebilirse de, bu aletler söz konusu hayvanların bulabildikleri doğal nesnelerle –ağaç dalları, taşlar vb.– sınırlıdır. Dahası böylesi bir kullanım ister tesadüfi bir faaliyetten (meselâ bir maymunun bir meyveyi yerinden oynatmak için bir ağaca herhangi bir dal parçasını fırlatmasında olduğu gibi), isterse de son derece karmaşık olabilen sınırlı bir eylemden oluşsun, tamamen genetik şartlanma ve içgüdünün sonucudur. Eylemler her zaman aynıdır. Daha üst memeli türlerinde çok sınırlı bir düzeyde varolmasına rağmen, genel olarak zekice bir planlamadan, öngörüden ya da yaratıcılık diye bir şeyden bahsedilemez; en ileri insansı maymunların dahi, en ilkel hominidlerin üretici faaliyetini andıran bir davranışları yoktur. Esas mesele insanların “alet kullanması” değildir. Mesele, insanların alet yapan yegâne hayvan olmasıdır, üstelik de yalıtık ya da tesadüfi bir faaliyet olarak değil, tersine kendi varoluşunun –ki diğer her şey buna dayanır– esas koşulu olarak alet yapan yegâne hayvan insandır. Böylelikle, genetik açıdan insanlar ve şempanzeler neredeyse özdeş olmasına rağmen ve bu hayvanların davranışları bazı bakımlardan göze çarpıcı ölçüde “insani” gibi görünse bile, en zeki şempanze bile, Homo erectus (insanlığın evrim eşiğinde duran bir yaratık) tarafından üretilen en ilkel taş aletleri yapmaktan bütünüyle acizdir. “İnsanlığın Kökeni” kitabında Richard Leakey bu noktayı ele alır: Şempanzeler usta alet kullanıcılardır ve akkarıncaları yakalamak için dal parçaları kullanırlar, yaprakları sünger olarak ve taşları da fındık fıstık gibi şeyleri kırmak için kullanırlar. Fakat –en azından şimdiye kadar– yabani hayattaki hiçbir şempanzenin hiçbir zaman bir taş alet imal ettiği görülmemiştir. İnsanlar keskin kenarlı aletleri 2,5 milyon yıl önce iki taşı birbirine çarparak üretmeye, böylelikle de insanın tarih öncesini aydınlatan teknolojik bir faaliyetin izlerini bırakmaya başladılar. Bu satırları, Engels’in 1876’da yazdığı satırlarla karşılaştırırsak: Birçok maymun ağaçlara kurdukları yuvalarını elleriyle yaparlar, hatta şempanzeler, kötü hava koşullarından korunmak için dallar arasında çatı inşa ederler. Düşmanlarına karşı kendilerini korumak için elleriyle sopa tutarlar ya da düşmanlarına meyve ve taş fırlatırlar. Yakalandıklarında, insanoğlundan kopya ettikleri bir dizi basit işlemi de elleriyle gerçekleştirirler. Ama insana en çok benzeyen insansı maymunların gelişmemiş eli ile yüz binlerce yıllık emek ( aletlerin sürekli toplumsal kullanımı ) sayesinde son derece kusursuzlaşmış insan eli arasındaki uçurumun ne denli büyük olduğu tam da burada anlaşılır. Her ikisinde de kemik ve kas sayısı ve bunların genel düzeni aynıdır; ama en ilkel vahşinin eli bile hiçbir maymunun taklit edemediği yüzlerce işlemi gerçekleştirebilir. Hiçbir maymun eli en kaba taş bıçağı bile asla şekillendirememiştir. Nicholas Toth yıllarca ilk insanların alet üretme yöntemlerini anlamaya çalıştı ve şu sonuca vardı; taşları inceltmenin en temel süreçleri bile yalnızca hatırı sayılır bir dikkat ve el becerisini değil aynı zamanda belli bir derecede öngörü ve planlamayı gerektirmektedir. Verimli çalışmak için, taşı kırarak şekillendirecek olan kişi uygun şekle sahip bir kaya parçası seçmeli, uygun bir vurma açısıyla taşı elinde tutmalıdır; ve vurma hareketinin kendisi, doğru yere uygun bir kuvvetle darbe indirmek, büyük bir pratiği gerektirir. Toth, 1985 tarihli bir makalede “alet yapan ilk insanların, taşları işlemenin temel ilkelerine ilişkin sağlam bir sezgisel zekâya sahip oldukları açıktır” diye yazmıştı. “İlk alet yapıcıların insansı maymunların ötesinde bir zihinsel kapasiteye sahip olduklarından şüphe duyulamaz” demiştir. “Alet yapımı önemli motor ve bilişsel becerilerin koordinasyonunu gerektirir.”[8] El, beyin ve diğer vücut organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Beynin ellerle ilişkili kısmı, vücudun diğer kesimleriyle ilişkili kısımlarından çok daha büyüktür. Darwin zaten, organizmanın belli parçalarının gelişiminin görünüşte bu parçalarla hiçbir ilişkisi olmayan diğer kısımların gelişimine bağlı olduğunu kavramıştı. Bu olguya, karşılıklı gelişme yasası adını vermişti. El becerisinin emek ( aletlerin sürekli toplumsal kullanımı ) sayesinde gelişimi beynin hızlı bir gelişimi için gerekli uyarıcıyı sağlamıştı. İnsanlığın gelişimi bir tesadüf değil, zorunluluğun sonucuydu. İlk hominidlerin dik durmaları, besin arayışı içinde bozkırlarda özgürce dolaşabilmeleri için gerekliydi. Kafa, yırtıcıların varlığını saptamak için vücudun en üstünde konumlanmış olmalıydı, tıpkı bozkırlarda yaşayan diğer bazı hayvanlar gibi. Sınırlı besin kaynakları, toplama ve taşıma zorunluluğunu doğurdu ki bu da elin gelişiminin itici gücüydü. İnsansı maymunlar iki ayakları üzerinde yürümek üzere inşa edilmemişlerdir, bu nedenle de iki ayakları üzerindeyken hantaldırlar. En erken hominidlerin anatomileri bile açıkça dik yürümeye uyum sağlamış bir kemik yapısını gözler önüne serer. Dik durma birçok bakımdan ciddi dezavantajlara sahiptir. İki ayakla, dört ayakla koşulabildiği kadar hızlı koşmak mümkün değildir. Birçok bakımdan iki ayaklılık doğal olmayan bir duruştur, ki bu da mağaralardan günümüze kadar insanı uğraştıran sırt ağrılarının yaygınlığını açıklar. İki ayaklılığın büyük avantajı, bu duruş şeklinin elleri çalışmak üzere serbest bırakmasıdır. İnsanlığın ileri doğru büyük sıçrayışıdır bu. Ancak Engels’in de işaret ettiği gibi, bundan çok daha fazlası da söz konusudur: Elin gelişimi bir bütün olarak vücudun gelişimine sıkı sıkıya bağlıdır. Her seferinde yeni işlere uyum sağlayarak, böylelikle edinilmiş özel kasların, kas bağlarının ve uzun zaman dönemlerinde de kemiklerin kalıtımıyla, ve kalıtımla elde edilen bu iyileşmiş özelliklerin gittikçe daha karmaşık ve yeni işlere hep yeni bir biçimde uygulanmasıyla, insan eli, Raphael’in tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini ve Paganini’nin müziğini yaratabilmesini mümkün kılan üst düzey bir mükemmellik kazanmıştır. Ama el tek başına değildi. O, bütünün, son derece karmaşık bir organizmanın yalnızca bir üyesiydi. Ve elin yararlandığı şey elin hizmet ettiği tüm bedene de yarar sağladı.[9] Alet üretimi, ilkin kadın ve erkek arasında işbölümünün başlaması, dilin gelişimi ve işbirliğine dayalı bir toplum; bunlar insanlığın gerçek ortaya çıkışını belirleyen unsurlardır. Bu yavaş, tedrici bir süreç değildi, tersine bir başka devrimci sıçramayı, evrimdeki en belirleyici dönüm noktalarından birini temsil etmektedir. Paleontolog Lewis Binford’un sözleriyle, “Bizim türümüz, tedrici, ilerleyen süreçlerin sonucu olarak değil, tersine göreli kısa bir zaman aralığında patlamalı bir şekilde ortaya çıktı.”[13] Emekle ( aletlerin sürekli toplumsal kullanımı ) tüm diğer etkenler arasındaki ilişki Engels tarafından şu şekilde açıklanmıştır: Önce emek, ardından onunla birlikte net konuşma; bunlar, insansı maymunun beyninin, tüm benzerliğine rağmen kendisinden çok daha büyük ve daha kusursuz olan insan beynine tedricen dönüşmesine neden olan en temel iki dürtüdür. Beynin gelişimi, onun en doğrudan araçlarının –duyu organlarının– gelişimiyle el ele yürüdü. Tıpkı konuşmanın adım adım gelişimine zorunlu olarak işitme organının buna tekabül eden gelişiminin eşlik etmesi gibi, bir bütün olarak beynin gelişimine de tüm duyuların daha da hassaslaşarak gelişimi eşlik eder. Kartal insandan çok daha uzağı görür, ancak insan gözü eşyada kartalınkinden çok daha fazlasını görür. Köpek insandan çok daha keskin bir koku duyusuna sahiptir, ama insan için farklı şeylerin belirli özellikleri olan kokuların yüzde birini bile ayırt edemez. Ve insansı maymunun ancak en kaba ilkel biçimiyle sahip olduğu dokunma duyusu, bizzat insan elinin emek aracılığıyla gelişimiyle yan yana gelişmiştir. En ilkel aletlerin kullanılması bile kendilerine diğer maymunların ulaşamadıkları besinlerden yararlanma hakkı tanımış da olsa, en erken hominidler ağırlıklı olarak vejetaryen bir diyete sahiplerdi. Bu diyet, esasen leş yiyicilikle elde edilen küçük miktarlarda etle takviye ediliyordu. Gerçek atılım, alet ve silah üretiminin insanların birincil besin kaynağı olarak avcılığa geçmelerini mümkün kıldığı anda oldu. Bununla birlikte ateşin kontrol altına alınması, besinlerin pişirilerek yenilmesine olanak sağladı.Bu sayede çok güçlü çene kaslarına olan gereksinimin azalmasıyla kasların kafatasına uyguladığı baskı azaldı. Akabinde beynin büyümesini engelleyen bir kuvvet ortadan kalkmış oldu. Hiç kuşkusuz et tüketimi beyin boyutlarında hızla daha da büyük bir artışa yol açtı. Et yemek, organizmanın kendi metabolizması için ihtiyaç duyduğu en temel maddeleri neredeyse hazır bulmasını sağlamaktadır. Bu, yalnızca sindirim için gerekli olan zamanı değil, aynı zamanda bitki yaşamına denk düşen diğer bitkisel vücut süreçlerini de kısalttı ve böylece kelimenin doğru anlamıyla hayvan yaşamının aktif belirtileri için zaman, malzeme ve istek kazandırdı. Ve oluşum halindeki insan bitki aleminden daha da uzaklaştıkça, kendisini hayvanların üzerinde de o kadar yükseğe çıkardı. Bitkinin yanı sıra et yemeye de uyum sağlaması, oluşum halindeki insanın bedensel bir güç ve bağımsızlık kazanmasına büyük katkıda bulunmuştur. Yine de etin en temel etkisi beyin üzerinde idi; beyin artık kendi beslenmesi ve gelişimi için gerekli malzemelerin çok daha zengin bir kaynağına kavuştu ve bu nedenle kuşaktan kuşağa çok daha hızlı ve çok daha iyi bir şekilde gelişebildi.[14] Alet Yapmaya Uygun Olmak Bazı bilim adamları hominidlerin ellerinin şekillerine bakıp yaptıkları aletler hakkında tahminlerde bulunabiliyorlar. Sözgelimi Lucy ve akrabaları A.afarensis'ler bilinen en eski aletten milyonlarca yıl önce yaşamışlar. Şempanzelere benzer kıvrık parmaklarına karşın, bu tür hominidin başparmağı diğer parmaklarının uçlarına dokunabilecek kadar uzun. ‘Bu anatomik yapı bu canlıların taştan kaba aletler yapabildiklerini ortaya koyuyor'' diye konuşan George Washington Üniversitesi'nden Bernard Wood, “Hominidlerin 3.5 milyon yıl önce tahta ve taş malzemeyi oldukça büyük bir beceri ile işlediklerini tahmin ediyoruz. Dolayısıyla beyinsel kapasiteleri gelişerek, daha modern aletler yapabilecek beceriyi kazanmışlar'' diyor. Susman erken hominoidlerin alet yapımına kanıt getirmiştir ( 1994 ). İnsanlarda M1 (başparmak) diğer parmaklara göre uzunluğuna oranla daha iri uç kısmına sahiptir. Susman bu bilgiye dayanarak, erken hominoidlerin tıpkı bizim ellerimizin işleyişine benzer ellere sahip olduklarını ifade etmiştir. İnsanda M1 ler çok daha sağlam yapıdadır. Diğer primatlara kıyasla insanların M1’ inde fazladan üç kas yapısı daha vardır. Bu fark parmağın, elin kuvvetini ve fonksiyonunu artırmıştır. Şempanze elinin bizimkinden çok farklı olmasına karşın, bu hayvanların da el becerileri son derece gelişmiştir. Şempanze de parmaklarını kanca yapacak şekilde kıvırabilir, küçük nesneleri başparmağı ve işaret parmağı arasında tutabilir. Hominid ellerinin 3.5 milyon yıllık fosilleri bazı yönlerden şempanzeye benzerken, bazı yönlerden de insanlara benziyor. Dolayısıyla bu canlıların da ellerinin ne kadar becerikli olduğuna ilişkin bir varsayımda bulunmak güçleşiyor. Elin Sanatsal Yönü İnsan elini aşan alet, aynı zamanda bir düş gücü ürünüdür. Maddenin yapısını açıklar ve onların yeni, yaratıcı buluşlarla yeniden birleşimini sağlar. Kuşkusuz, gözle görülebilen şey, dünyada var olan tek yapı değildir. Onun altında ve içinde, daha da ince bir yapı vardır. İşte, insanın yücelişinde bundan sonraki adım, maddenin gözle görülemeyen yapısını açacak olan aracın bulunuşudur. Eller alet yapımından başka sanatın aktarılmasında da kullanılmıştır. Sanat insanlığın ilk dönemlerinde mağara duvarlarına kazınan, çizilen figürler, el izleri olarak kendini göstermiştir. El izleri dünya genelinde tarihöncesi kaya sanatının tipik bir motifidir. Ancak Fransa, Avustralya ve diğer ülkelerde bulunanların aksine Kalimantan mağaralarındaki ellerin çoğu, ne anlama geldiği henüz bilinmeyen noktalar, çizgiler ve diğer şekillerle bezelidir. Bazı örneklerde eller uzun, kıvrımlı çizgilerle başka ellere, ya da insan veya hayvan çizimlerine bağlanıyor. Bir desen yaratmak için ressamın elini duvara koyup toz haline getirilmiş aşıboyası pigmentini ağzıyla püskürtmesi gerekirdi. Geleneksel bir otacı da benzer şekilde davranır, ellerini hastanın rahatsız yerlerine koyup, nefesini vererek tedavi edici maddeleri püskürtürdü. Uygulamaların her ikisi de bir tür sihir yaratıyordu. Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; İnsan ihtiyaçları doğrultusunda geliştirdiği kültürünü elleri sayesinde hayata geçirmiştir. Eller kültürün kusursuzca aktarılabilmesi için biyolojik evrimde çok uzun bir yol kat etmiştir. İnsan eli, en yakın akrabamız olan şempanze elinden çok farklıdır. 7 milyon yıl boyunca hominid atalarımızın hem el parmakları, hem de avuç içi giderek kısaldı ve başparmakları daha esnek bir hale geldi. Bu değişikliklerin yanı sıra beynimizin gelişen motor ve duyusal kapasitesi, gözlerin üç boyutlu algılayabilir olması elin kavrama ve yakalama yeteneğini büyük ölçüde artırdı. Dolayısıyla alet yapma becerisi gelişti. Gelişen alet yapma becerileri kültürümüze yön verdi. Ancak elin evrim süreci hala tam anlamıyla bilinmiyor. |
|||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|