06-09-2010 06:18:04
Ana Sayfa

TurkceBilgi.Net Blog Hizmeti

Kullanıcılarımız için blog hizmeti
Tem 17
2010

İsrail

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem

Yaz günlerinde dış gündem de soğumuyor. Önce Mavi Marmara şimdi de başka bir gemi yine gözleri İsrail’e döndürdü. Coğrafi yakınlığımız nedeniyle bu konu bizi asla bırakmayacak. Ne yazık ki yakın tarih eğitim sistemimizde hak ettiği yeri bulmamıştır. O nedenle biz okulda Filistin sorununu İsrail’i Ortadoğu’yu öğrenemedik. Siz de benzer bir eksiklik hissediyorsanız bu yazıyı okuyun. On dakikanızı alır ama güneyimizde neler olup bittiğini çok daha iyi anlamanıza da yardımı olacak bir tarih özetidir. Tafsilatı NTV Tarih dergisi Temmuz sayısında ve tarih kitaplarında var.

Neden Filistin?

MÖ 10. yüzyıla kadar Kenan İli olan Filistin topraklarını, MÖ 10. yüzyılda Davut Peygamber fetheder. Hz Davut ve Hz Süleyman burada 73 yıl hüküm sürer. Yahudilerin iddiası buna dayanmaktadır. Sonraki 400 yıl boyunca da Yahudiler bu topraklarda küçük krallıklar halinde varlıklarını sürdürürler. Yani kaba bir hesapla bu topraklarda en son Yahudi hükümranlığı günümüzden 3000 yıl öncedir aslında.

Filistinde kontrolü, daha sonra Roma İmparatorluğu ondansonra da Osmanlı İmparatorluğu

Tem 04
2010

hobilerden bunalan çocuklar

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem

Dört tarafı inşaatlarla çevrili evimde Pazar sabahını geçirmeye çalışıyorum. Hava sıcaklığı 35 derece. Esinti var ama balkon kapısını açıp dozer ve kepçe seslerine katlanmakla, kapıyı kapalı tutup sessiz ama havasız bir mutfağa katlanmak arasında seçim yapmam gerekiyor. Üstelik komşunun kızarttığı (bence biraz da yanmışlar) biberlerin kokusu da benim mutfağımın içine dolmuş. Bakalım bu Pazar neler yazacağız.

İlkokula başlayana kadar bahçede oynamak ve komşu gezmelerine gitmek dışında sosyal hayatı olmayan bir çocuktum. Okula başlayınca müsamerelerde şiir okumak, halk oyunları oynamak, sonrasında çok sesli koro, masa tenisi takımı, tiyatro faaliyetleri gibi şeylere katıldım. Hepsinden de çok memnundum derslerimi olumsuz etkilediklerini de düşünmedim. Bunlar olur biterken etraftaki annelerden derslere mani olur gerekçesiyle çocuklarını bir çok etkinlikten men ettiklerini duyardım. Kendi ailemde de ağabeyimin zayıf getirince voleybol takımından alındığını ablamın halk müziği korosuna katılmasına izin verilmediği gibi örnekler dinlemiştim. Özetle bundan yaklaşık yirmi otuz yıl önce öğrencilik yapanlar şarkı türküye topa heveslenmesinler diye elinden geleni yapıyordu aileler.

Şimdi ise çok daha başka bir eğilim var. Kuzenimin 11 yaşında bir kızı var. Abartısız söylemeliyim kız hem bale hem piyano dersi alıyor hem tenis öğreniyor hem de okulun voleybol takımında. Hafta içi hafta sonu akşam sabah her an dolu. Zaten tam gün eğitim veren bir kolejde okuyor olmak 11 yaş için yeterince sıkıcı iken bir de üstüne bu yükler binmiş durumda. Başka bir arkadaşla konuşurken o da kendi çevresinden altı yaşında bir oğlan çocuğundan bahsetti. Her şeyi saatli programlı yapan, piyano derslerini aksatmayan, büyükleriyle efendim diye konuşan olağanüstü bir çocuktan. Olağan üstü sahiden de yani olağan doğal normal değil.

Niye bu kadar çok yükleniyoruz çocuklara? Onları bize hayallerimizi tatmin etmek, kendi başımıza gerçekleştiremediğimiz hayatı, üzerlerinden gerçekleştirm

Tem 01
2010

televizyonda ne var

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem

Televizyonda ne seyrediyorsunuz? Ben bu aralar seyredecek bir şey bulamıyorum. Allahtan dünya kupası var. Bu sayede ofsaytın ne olduğunu anladım sonunda.


Bulunduğum yerde sıradan bir televizyon anteni hiçbir  kanalı göstermediğinden özel bir -dijital yayın alıcısı mı demek lazım- kullanıyorum ve yüzden fazla kanal seçeneğim var. Bundan birkaç yıl önce kanalların temalara göre ayrılacağı, kiminin sadece belgesel kiminin spor kiminin de diz göstereceği söylendiğinde, ileri görüşümü kısıtlayan meşhur tutuculuğumla “olur mu öyle şey?” demiştim. Oldu. Reklam gelirleri de fena olmamalı ki yuvarlanıp gidiyorlar. Ama benim için televizyonda yeni ve sıra dışı bir keyif oldu mu derseniz olmadı. Ben yine ana haber bülteninden sonra dizi ya da yabancı film gösteren kanalları seyretmeye devam ettim. Galiba hata ettim.


Pazartesi akşamları bir dizi var. Bence ismi

Haz 20
2010

çocuk kitabı

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem

Çocukluğunuzda okuduğunuz kitapları hatırlıyor musunuz? Sizde en çok iz bırakan hangisiydi? Kimileri Alis Harikalar Diyarında’yı çok sever, kimileri de Küçük Prens’i. Ben  kahramanları çocuk olmayan romanları daha etkileyici bulurdum.

Asıl aklıma takılan başka bir mesele. Bugün çocuk kitabı saydığımız, “Üç Silahşörler” ya da “80 Günde Devr-i Alem” acaba yazıldıkları zaman da çocukları mı hedeflemişlerdi. O kitapları bir büyük olarak okumadığımız için ıskaladığımız neler olabilir?

Jules Verne 1828-1905 yılları arasında yaşamış ve bilim kurgu türünün babası sayılıyor. “80 Günde Devr-i Alem”in İngilizce bir baskısının ön sözünde şunu okudum: Aslında kendi çağındaki teknik gelişmeleri izleyerek doğru öngörülerde bulunmuş olan bir yazar, ama edebi dilinin sadeliği nedeniyle (Balzac’ın çağdaşıymış) ülkesi  Fransa’da çocuk kitapları yazarı olarak görülmüş, kitaplarına ilgi gösterenlerse İngilizler olmuş. Erişkin gözüyle insan romanın zayıf yönlerini daha iyi tahlil edebiliyor. Hiçbir şeyden heyecan duymayan, hiçbir şeye şaşırmayan, hedefe odaklı ve matematiksel doğrularından ayrılmayan, Phileas Fogg karakteri bir anlamda belki de pozitivist dogmayı simgeliyor. Bilimi edebiyat için değil de sanki edebiyatı bilim için kullanmış gibi yazar. Çocuk aklıyla anlaması kolay ama yetişkin insanın derinlik beklentisini karşılamayan bir kitap.

Kimilerine göre çocuk edebiyatı diye bir şey yok. Yalnızca daha hafif bir edebi dil var. Ama Enid Blyton’ın yazdığı “Afacan Beşler” gibi kitapları düş

Haz 17
2010

özür

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem
Merhabalar,
Çok uzun bir süre blog yazılarına ara vermek zorunda kaldığımdan özür dilerim. İnşallah bundan sonra düzenli olarak yazmaya çalışacağım. Çok yakınımda yaşanmış bir hastalık ve vefat süreci bir zaman herşeyin boş olduğunu düşündürdüyse de bana, hayat sürüyor, onun getirdiği yükümlülük de tabii. Yeni yazılarda en kısa zamanda buluşmak üzere. (sevdikleriniz kıymetini bilin, onları kaybedince öyle çok keşke kalıyor ki insanın aklında ve şu azaplı soru: acaba benden razı mı gitti öte tarafa?)
Mar 13
2010

Kar Çiçekleri

Yazan Asik_Kevseri in Etiketsiz 

Asik_Kevseri

Kar Çiçekleri

Karların altında karı delerek 
Yavaş yavaş çıkar kar çiçekleri 
Göğsünü bahara açıp gelerek 
Armağanlar takar kar çiçekleri 

Müjde verir gelir her yan dolunca 
Bir müddet kendini biraz bulunca 
Hava kararınca akşam olunca 
Artık boyun büker kar çiçekleri 

Yağmur yağar şimşek inletir arşı 
Baharın ahengi kuşların marşı 
Sabah erken doğan güneşe karşı 
Göğe doğru bakar kar çiçekleri 

Sanki yaprağına konulmuş buse 
Kırlara yayılır bezenir süse 
Seher vaktı düşer üstüne çise 
Şebnemini döker kar çiçekleri 

Kevseri gönlüne yegane seçer 
Endamı bir hoştur içimi açar 
Kıvamına gelir her yana saçar 
Buram buram kokar kar çiçekleri
 

Aşık Kevseri

Mar 13
2010

Bir Sözüm Var Sizlere

Yazan Asik_Kevseri in Etiketsiz 

Asik_Kevseri

Bir Sözüm Var Sizlere

Bir sözüm var sizlere gönül tebligatında 
Ömürde geçen günler zarar tazminatında 

Hassasiyetle açtım ibareyi demeye 
Doğruluk hazinedir lütfi haddizatında 

Sayılı günler geçer ömrü alır götürür 
Olma nefsin esiri zevk ü safahatında 

Hazinemden bir demet sunayım bilginize 
Lütfedin ilhamların fikir külliyatında 

Elmas yakut zümrütle gergef dokusan bile 
Varlığın beş arşın bez bekler teçhizatında 

Dünyaya aldanmayın birgün gelen gidecek 
Herkesin sırası var zaman sevkıyatında 

Şan şöhret fayda vermez amel olur yoldaşın 
Bir tabuttan ibaret sevki nakliyatında 

Devir döndü Kevseri zaman geldi gün çattı 
Sen de yorulup geçtin dünya meşakkat’in da
 

Aşık Kevseri

Mar 13
2010

Çanakkale Geçilmez (Büyük Zafer) ÇANAKKALE DESTANI

Yazan Asik_Kevseri in Etiketsiz 

Asik_Kevseri

 

 

       ÇANAKKALE DESTANI

Oca 30
2010

EDEBİYATÇILAR EDEPLİ OLURLAR

Yazan DJ_NÝHAT in Etiketsiz 

DJ_NÝHAT

Edebiyatçılar; haysiyetli, ağırbaşlı ve edepli olurlar. Sözlerinde kararlı, güvenli olurlar. Nerede susulacağını ve nasıl konuşulacağını çok iyi bilirler. Güzel kelimelerle konuşurlar. Vefalı, fedakarlardır. Dedikoducu, kaba, anlayışsız değiller. Tatlı dilli, güler yüzlüdürler. Ahlaklı, dürüst, efendi, namusludurlar. Kalplerinde kötülük yoktur ve kalpleri yumuşacıktır. Güzel görür ve güzel düşünürler. İnsan seçmezler. Bir tane değil; bin tane dostları, arkadaşları, sevenleri olur. Kıskanç, kibir, yalancı değiller. Ukalalık yapmazlar. Cesur, yürekli, hoş görülüdürler. Gelenek ve görenekleri bilirler. Dil, din, ırk ayrımı yapmazlar, yaptırtmazlar. Vatanını, milliyetini, bayrağını, dilini, dinini korur ve severler. Komşu komşunun külüne muhtaçlığını bilirler. İğnenin deliğinden Hindistan’ ı görürler. Her şeye pembe gözlüklerle bakarlar. Okudukça, okuttukça, yazdıkça ve yazmaya teşvik ettikçe mutludurlar. Yorumlara, tenkitlere özgün ve özgürdürler. Yerine göre ihtiyar, yerine göre genç, yerine göre çocuk ruhludurlar. Hiçbir şeye küsmez, kin gütmezler.

Adam gibi adamdırlar.

Kıssadan hisse çıkarırlar.

Bir adım atarsan onlara; onlar sana bin adım koşarlar.

NİHAT İLİKCİOĞLU

email (msn)&n





Ara 21
2009

sevmediğim üç reklam

Yazan birkursunkalem in Etiketsiz 

birkursunkalem

Karadeniz’e hiç gittiniz mi? Geçenlerde çığ felaketi nedeniyle adını televizyonda duyduğunuz Ovit dağının keçiyolunu, birkaç yıl önce benden çok daha sıradışı bir grup maceraperest ile çiğnemiş olduğumdan, bu güzel coğrafya ve güzel insanları hakkında az da olsa fikir sahibiyim. Orta Anadolu’nun uçsuz bucaksız düzlüklerinde mağrur buğdayların dolgun başlarını rüzgarda dalgalandırışını, ya da bereket savuran patozları, değirmenleri defalarca otobüs camından izlemiş biri için, Karadeniz’de, insanın ekmeği neden yaptığını ve karnını neyle doyurduğunu anlamak çok güçtür. Çünkü orada yamaç, yamaç ve yine yamaç var. Bizim, evimizin önünde keyif olsun diye ektiğimiz kadar bir yerde o insanlar ellerinden geldiğince çok mısırı dip dibe yetiştirmeye çalışırlar ki ekmekleri olsun. En temel ticari ürünlerinden biri çaydır. Bizim ayak bassak aşağı yuvarlanırız sandığımız yamaçlarda kadınlar çay toplarlar bazen kendilerini bellerinden yukarıda bir yere bağlayıp, düşmekten korunmaya çalışarak üstelik. İlk Karadeniz gezimizde rehberimiz yöre insanın özel çay şirketlerinden yana dertli olduğunu, çünkü paralarını alamadıklarını ya da para yerine ancak işlenmiş çay alabildiklerini söylemişti. Alt komşumuzun her yaz sonu, bize paket paket çay getirdiğine bakılırsa, şimdi de durum daha iyi değil sanırım. Allahtan ki çay bu milletin en sevdiği içecek.

Birazdan okuyacaklarınızı neden yazdığım anlaşılabilsin diye yazıyorum. Bugünkü yazımın konusu aslında sevmediğim üç reklam. Firma ismi yazmanın uygun olup olmadığını bilmiyorum o yüzden de yazmayacağım ama ortalama bir televizyon izleyicisi iseniz, en azından ikisini mutlaka görmüşsünüzdür. İlki şu: Çok popüler bir komedi dizisinde sevilen bir Karadenizli karakterini canlandıran genç bir oyuncuyu granül kahve reklamında görmem öyle içime battı ki bunları yazmadan edemedim. Kahvenin Amerikalıların bağımsızlık sembolü olduğunu okumuştum. İngiltere’ye kafa tuttuklarından İngiltere de çaya ambargo koymuş. Bizimkiler de “sizin çayınıza mı kaldık biz de kahve içiyoruz o zaman” diyerek kahve içmeye başlamışlar. Bütün yabancı film ve dizilerde, elinde kocaman kağıt bir bardakla ofiste kahve içen zeki ve başarılı bir kahraman- iş adamı, bilim adamı ya da polis gibi- bir figür vardır. Kendi çevremde de sabah kahveyle ayılma, yemekten sonra kahve içme gibi modern ritüellerin yerleşmekte, “sıcak bir kahveye ne dersin?” türünden dublaj ağızlarının, “bir çay ısmarla da içelim” alaturkalığının yerini almakta olduğunu gözlemekteyim. Mübarek bir kere acı, ikincisi ellerimde titremeye neden oluyor, üçüncüsü midemi ağrıtıyor. Zaten sevememiştim kahveyi, bu sosyopolitik aroması eklenince iyice soğudum. Bir de çalışkan Karadeniz insanının rızkına vurma gayretini görünce televizyonda, istedim ki sizlerle de paylaşayım bu duygumu içimde kalmasın.


İkinci reklam hangisi? Sizin de kötü reklamlar sıralamasında ilk üçünüz vardır mutlaka. Benimkilerden ikincisi bir banka reklamı. KOBİlere kredi ve danışmanlık hizmetini duyurmaya çalışan bir banka, yine popüler bir başka tiyatrocuyu seçmiş oyuncu olarak. Bankacı olası gelişmeleri anl

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Son >>